favorilere eklediği son 20 entry


... tümü ...
  • allah belasını versin bu durumun arkadaşlar. ulan hayatımdaki her şey mi orantısız ve sikindirik bir halde olur ya.

    hafiften ince belli olmama rağmen omuzlarım doğuştan olmakla beraber çok geniş. aldığım her gömleği terzide düzelttiriyorum resmen. almak istediğim giysilerin içerisinde rahat olmak için omuzlarımın sığması gerekiyor ama omuzlarım tam sığınca da gövde boş kalıyor ve giyince iki insan girecek şekilde saçma sapan bir görüntü ortaya çıkıyor.

    az önce bi kaban alayım dedim, omzuma oturan kabanların hepsi 2 beden büyük gibi duruyor üstümde amk. gömlek de değil ki terziye verip düzelttiresin kapkalın şeyi. ne sikik bi hayatım var resmen sinirden gülesim geliyor bazen.

  • bilal ağabey'e anlatır gibi anlatacak olursak, aslen (baba tarafı hizasında) yemen'deki "ravvadi arapları"na mensuptur. yani kendisinin -zamanın koşullarına göre tabii olarak- hiç önemsemediği ırkı, tam olarak "araplık"tır. (ırkına vermediği değeri, salt islam akıbeti için savaşmasına ve 'türk gibi' yaşamasına yorarak özetleyebiliriz.)

    lakin ravvadi arapları ve eyyubi ailesi, selçuklular tarafından azerbaycan'a yerleştirilerek bir çeşit iskan politikası uygulanmıştır. fakat bu uygulama - en azından türkler'in nezdinde- pek hayırlı olmamış, azerbaycan'da mevcut bulunan malum hezbani kürtleri ile karışmak suretiyle arap aşireti olup, hezbani kürtleri ile birleşerek bir müddet kürt adetleriyle yaşamaya başlamışlardır.

    bu serüvenden sonra ise aile selahaddin zamanına gelince, babası necmettin eyyubi, suriye bölgesinde selçuklu türk devleti'nin bir personeli olarak "büyük emir" kademesine yükselmiştir. bu olaydan sonra da tamamen türk gelenekleriyle yaşamış, çocuklarını ve bilhassa selahaddin'i türk töresiyle, giyimiyle, ahlakıyla ve savaş gelenekleriyle büyütüp saf bir türkmen'den bile daha kuvvetli bir türk haline getirmiştir.

    ayrıca selahaddin'in annesi de selçukluların harim emiri mahmud tokuş'un kız kardeşidir; türk kızı türktür. selahaddin'in kardeşlerinin adlarının da şemsüddevle turan şah, seyfilislam tuğtekin, şehinşah ve tacilmülük böri olduğunu söyleyerek türkleşmiş bir arap olduğu hakkında yeterli malumat vermiş oluruz sanırım.

    icraatlerinden konuşacak olursak; bahsi geçen şahsiyetin kurduğu devlet olan eyyubi devleti, döneminde "devlet-ül türk" deyimiyle tanınmıştır ki bu belgelerle de sabit olan bir bilgidir. yine 1182 yılında yazılmış olan ve selahattin eyyubi'nin başarılarını öven bir şiirde geçen "türklerin saltanatı sayesinde arapların saltanatının güçlü ve saygın bir hale geldiği" de, bu konu hakkında kuvvetli bir argüman olarak sunuluyor.

    islam komutanı selahaddin eyyubi'nin dayısı ise harp literatüründe "tüküş oğlu mahmut" olarak geçer ki zaten bu bilgiyle de anne tarafının türk olduğu neredeyse kesinlik kazanır. malum; "tüküş", "tokuş" sözcüğünün arapça'daki yazılışıdır. aynı dönemde yaşamış selçuklu sultanı melikşah'ın oğullarının adları da sırasıyla "tekeş" ve "tukuş"tur.

    bu verilere rağmen, selahaddin eyyubi'yi kendilerine yamamaya çalışan kürt arkadaşlara verilecek tek tepki, sadece sırıtmak olabilir. ha "biz de müslümanız; o yüzden eyyubi bizim de liderimizdir." diyen kürtlere amenna tabii.

  • yok arkadaş, gerçekten de öyle. tanıdığım tüm ateistler önünde sonunda -müslüman olmasalar da- allah'a inanan kişiler. aşırı sorgulama ve bu sorgulama sonucundaki enteresanlıkların farkına varma, insanı bir şekilde tanrının olduğu hissiyatına kaptırıyor.

    2
  • Arkadaşlar facebook'ta gelen 987654321 doğum günü bildirimi beni böyle bir düşünceye itmiştir.

    Not: Ülkemizde doğum günü 1 ocak olanların oranı ile akp'nin seçimlerde aldığı oy oranı kıyasıya yarışır

    8
  • tarihteki bazı toplulukların kullandığı ay ve yıldız figürlerini argüman olarak sunmakla sağlıklı bir şekilde cevaplandırılması mümkün olmayan bir soru.

    insanlık boyunca ay ve yıldız simgesi her daim, her milletin, en az bir kere kutsal olarak kabul ettiği eşyalarında kullandığı imgeler olarak görülmüştür. kuzey amerika'daki kolonilerden tutun, yeni zelanda halkına kadar herkes ay ve yıldızlı semboller kullanmış, giysilerinde ve yazılı evraklarında zuhur etmesine iradevi bir hal ile sebebiyet vermişlerdir. yani bir devlette veya sosyolojik anlamda "toplum" olarak nitelendirilen bir insan birikimindeki değer parçalarında, ay ve yıldız sembollerinin olması, o toplumun islam ile herhangi bir yönden bağlantısı olduğunu göstermediği gibi, aksi tutumun da tamamiyle sağlam bir bilgi olarak desteklenmemesi gerektiğini göstermektedir.

    fakat, mustafa kemal atatürk'ün, silah arkadaşlarıyla beraber türkiye cumhuriyetini kurma evresindeyken üzerinde bulunan ağır baskılar, osmanlı devleti'nin acı ve ani bir şekilde çökmesini kaldıramayan veya osmanlı'nın yıkılmasındaki bir nedenin de atatürk'ün olduğu yanlışıyla devasa bir gaflete düşen aşırı dinci kesim, islam ögelerinden bağımsız bir türkiye cumhuriyeti devletini kesinlikle kabul etmeyeceği için, mustafa kemal de türk devletinin kurulması dışındaki ayrıntıların pek önemli olmadığı gerçeğini önceden kestirerek, bayrak hususunda pek de ısrarcı ve köktenci bir tavır sergilememiştir. hilal ve hilal içeriğindeki görsel ve figürlerin islam dinini temsil ettiği gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekirse; amiyane tabirle, dönemin yobaz kesiminin içini rahatlatmak ve yeni kurulan bir devletin ve yeniden dirilen bir milletin önünde daha fazla bir parazit unsuru oluşturmamak için, köprüyü geçene kadar ayıya dayı demiştir diyebiliriz.

    son olarak, mustafa kemal'in aklında bulunan türkiye cumhuriyeti bayrak şeklinin tamamiyle göktürk imparatorluğu bayrağının aynısı olduğu bilgisini de kesinlik içeren bir dayanak olarak kullanabiliriz. bunu murat bardakçı ve ilber ortaylı da, sık sık beraber sundukları bir tarih programında dile getirmiştir.

    soldaki bayrak

    ayrıca kaynak olarak:

    can dündar
    ekşi

  • Kişilerin yaşam tarzlarıyla alakalı bir durum kimilerine zor gelir kimilerinin hoşuna gider.

  • seni teselli edebilecek bir söz yahut bir özdeyiş bulamıyorum açıkçası... hem hayâlin, hem kalbin kırılmış.
    anlattıklarını ilgiyle okur iken bir ara olay internet paketi reklamına gidecekmiş gibi oldum anlattıklarını tamamladığında ise maziye doğru gitti kafam. şöyle ki;

    2010 baharında ortak bir arkadaş grubunun içerisinde olduğumuz bir hatun vardı. ortak bir ortamın iki müdavimi olarak birbirimizle samimî idik tabii. ben o yaz, uzunca bir süre samsun'daydım. o da gitmemişti. birlikte daha çok vakit geçirir olduk ve eylül ayı gibi, artık bunun adına daha ciddi bir ilişki adını verdik. her anını birbiriyle geçirmeye gayret göstermenin, sonunda ilişkiyi birbirine işkence etmeye dönüşebileceğini bilen iki insandık. ama, haftada üç günü mutlak suretle başbaşa geçirme hususunda ikimiz de itinalıydık. bozmazdık bu kaideyi. özellikle haftasonu klişe bir pazar kahvaltımız vardı. birbirimize "ben evden çıkıyorum hayatım, orada görüşürüz" gibisinden mesaj dahi atmazdık ve birbirimizi en fazla yarım saat bekletirdik. ardından uygun hava şartları el verdiğince yaptığımız sahil turumuz...

    şubat tatili dönüşü, ikinci pazar kahvaltımız için her zaman buluştuğumuz mekândaydım. gecikti; yarım saat oldu gelmedi, derken bir saat oldu. meraklandım (hatta panik hâlindeydim artık) ve ona mesaj attım, her şey yolunda mı diye. yaklaşık 5 dakika sonra aldığım mesajla travma yaşadım: "memleketten erkek arkadaşım geldi, gelemeyeceğim. hatta bir süre hiç görüşemeyeceğiz, beni affet"

    bu mesajı aldığımda şaka falan olabilir mi diye düşünmedim bile... onu tanıyordum, ciddiydi. sonra, birkaç saat içinde aşk denen şey bitti bende. belki adı aşk bile değildi, bilemiyorum. sevgiyi ölçecek bir terazi yok. ama onu seviyordum ve değer veriyordum, bundan eminim. kıskanırdım, ona özel jestler yapmak için büyük heves ederdim, onun yerine bir başkasını koyup düşünmezdim...

    yalan değildi; sevmiştim, seviyordum, hatta hâlâ severim onu... ama birkaç saat içerisinde aşk denen şey bitti. yerine acı ve keder mi geldi! hayır. ben artık sadece suçluluk hissediyordum. o ilişkiden geriye sadece büyük bir suçluluk duygusu kaldı bende. başka bir şey hissedemiyordum. sanki masum bir insana çok kötü bir şey yapmıştım...

    aşk bitti... ama, aşk hiç biter mi? link

    daha sonra ne mi oldu; kaçınılmaz olarak artık hep mesafeli bir duruşumuz oldu birbirimize karşı. o, birçok arkadaşından zamanla bir bir koptu. sevgililerinden de... ama, ne ben, ne de o bir merhaba-merhabayı, ayak üstü iki sohbeti esirgemedik birbirimizden. facebook'ta arkadaşız, hâlâ görüşüyoruz. hafif şizofrenik bir hatun o, bunu ayrıldıktan bir sene sonra anladım.

    edit: imlâ

    4
  • rahmet mahmet değildir. yeryüzünde buharlaşarak gökyüzüne yükselen su buharının atmosferin üst katmanlarına çıkması ve burada karşılaşmış olduğu soğuk hava ile yoğunlaşması sonucunda meydana gelir.

    sikko sikko anlamlar yüklemeye gerek yok.

  • güldüğüm başlık.

    şimdi bu salağın attığı ve hiç cevap vermediğim 20 mesajın ekran görüntüsünü alıp nasıl bi yavşak olduğunu herkesle paylaşırdım da modlar kızar yani formata göre yasak.

    hadi yine iyisin küçük abazan.

    cevap vermeyince böyle başlıklarda havlıyorlar köpekler.

  • Evet açıklıyorum:

    Yağmur yağarken koşanların daha çok ıslanacağını ileri süren, insanı yağmurda sallana sallana dolaşmaya iteleyen bir görüş ile hiçbir şey fark etmeyeceğini iddia eden bir başka görüş ortada dolanıp durmaktadır.

    Hiçbir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin görüşüne göre vücudunuzun bir dikdörtgen olduğunu ve yağmur damlalarının yere dik düştüğünü farz edelim. ister bir yüz metreci gibi hızlı koşun, ister sallanarak yürüyün bir şey fark etmez. Hızınıza bağlı olmadan vücudunuza düşen yağmur tanesi sayısı aynı kalır. Koştukça ön tarafınıza bir saniyede daha çok yağmur tanesi isabet edecektir ama süre kısaldığından toplam sayı ve sonuç değişmeyecektir.

    'Yağmurda yürüyünüz' diyenler ise koşma durumunda yağmur damlalarının aynı sürede daha çok sayıda birikeceğini ve buharlaşmaları için daha az zaman olduğundan üzerimizin daha ıslak olacağını, aerodinamik tesirleri hesaba katarak, düz yürürken üzerimize düşmeyecek düşey damlaların, koşarsak karşıdan gelecekleri için temas edeceklerini, yürürken başımıza düşen damla sayısının koştuğumuz sırada düşenden fazla olamayacağını ileri sürerek 'ahmak ıslatan' diye de tabir edilen hafif yağışlarda yürümeyi öneriyorlar. Tabii burada unutulmaması gereken şey yavaş yürürken bacaklarımızın da çok yağış alacağı.

    'Koşunuz!' görüşüne göre ise, yağmurda koşmakla yürümek arasında, vücudumuza düşen yağmur tanesi miktarı açısından bir fark olmayabilir ama önemli olan başımıza düşen miktardır. Bu nedenle koşarsak süre kısalır ve başımıza düşen yağmur miktarı azalır.

    Buraya dikkat: Yapılan bir deneyde, yağmur karşıdan 45 derece açı ile yağıyorken, bir defter kağıdına aynı mesafe 7 saniyede koşulduğunda 131 damla, 20 saniyede yürünüldüğünde ise 216 damla isabet ettiği saptanmıştır. Buna göre yağmurda yürüyerek gitmek, koşmaya göre neredeyse iki misli ıslanmak anlamına gelmektedir.

  • homo sapiens'in, yani diğer adıyla "insan" adlı evrimsel unsurun başlı başına bir ara geçiş formu olduğunun farkında olmayan avellerin, internetten harun yahya'nın saçmalıklarını birebir kopyalayarak çürütmeye çalıştığı kuram.

    aynaya bakınca ara geçiş formunu geçmelisiniz saygıdeğer dostlar. evrim'e göre de zaten ara form diye bir şey yoktur; tür vardır. yani "bulunmadığı için evrim saçmalıktır" diye karşıt argüman oluşturdukları ara geçiş formları başlı başına bir evrim türüdür.

    bu teoriye karşı gelenlerin bahsettiği ara tür, veya ara geçiş formu diye bir şey yoktur. zira ulaşılmaya çalışılan bir tür yoktur. evrim çizelgesinde iki tane türün arasındakilerden bahsediyorsanız, bunlardan tonla mevcut zaten. mesela burada insanın "ara formları" var. şu izletide de az önce söylediğim örnekler var.

    mesela aşağıda yılan gibi hareket edecek şekilde evrildiği için bacaklarını kaybetmenin son aşamalarına gelmiş brachymeles bonitae adlı yavrucak var. dikkatlice bakarsanız minicik parmaklarıyla "ara geçiş formu yok" diyenlere cüccük hareketi yaptığını görebilirsiniz.

    ayrıca evrimsel ara geçiş formları hakkında daha akademik bilgi sahibi olmak istiyorsanız şuraya bi' göz atabilirsiniz.

  • kimi türk liderden bile daha türk. kendi için "türk değil; moğoldur." demek, yavuz selim han ve diğer türk padişahlar için "türk değil; osmanlıdır." demek kadar saçmadır.

    o sadece insanlara değil; mabetlere, binalara, kütüphanelere ve kitaplara saldırırdı. istemediği ve düşmana en ufak bir yararı dokunabilme ihtimali olan, kendisine yabancı gelen her şeyi imha ederdi. bunları yaparken kişisel veya milli bir düşmanlıkla değil, özellikle imha arzusunun tatmini için yapıyordu. zira onu engelleyecek, onun önüne geçebilecek hiçbir güç yoktu. kendini tanrı'nın askeri olarak gören timuçin, babaları öldürülmüş çocuklar istilacı cengaverlerin elinde esirken, cinsel arzuları abartılmış bir miktarda bile olmamasına rağmen sırf düşmanın acı çektiğini tahayyül ederken aldığı keyif için, düşman memleketlerinin en güzel kadınlarını otağında örtüsüz dolaştırıyordu. onun dönemimde çin şehirleri yakılıp yağma edildi. milyonlarca çinli, ucundaki kan hiçbir şekilde temizlenmemiş olan kılıcından geçirildi. öyle ki, kanlar atların diz kapaklarına kadar ulaşmıştı. onun için hayatta tek bir şey vardı: istila etmek. yalanı, hırsızlığı ve zinayı yasak etmişti. o aynı zamanda büyük bir yasacıydı.

    aynı zamanda ömrü boyunca tek savaş bile kaybetmemiş barbar bir hükümdar. dünyaya geldiği yer tam olarak bilinmese de kerülen ırmağı'nın civarı olarak kabul ediliyor:

    http://i.hizliresim.com/6qaaBE.png

    moğollar tarafından 1240'ta yazılan "moğolların gizli tarihçesi" adlı kitapta, ailesinin tengis'i (baykal gölü) aşıp geldiği söylenir ve soyu bozkurt ile maral'a dayandırılır. nitekim tengis'in civarında tarih boyunca türkler yaşamıştır. moğollar ise bu bölgenin doğusunda yaşamış, sonradan baykal gölü'ne kadar gelmişlerdir. 1221 yılında moğolistan'a gönderilen ciao-hong isimli elçi, cengiz'in şato türklerinden indiğini belirtmiştir. bilindiği üzere göktürk hanları şato türklerinden geliyor. cengiz'in sülale ismi börçegin'dir. "t" harfi moğolca'da "ç" olarak okunuyor yani börçegin aslında "börü tegin"dir. tegin ise öz türkçede "prens" manasına gelmektedir.

    timuçin'in babasının, kendisinin ve oğullarının ismi de türkçedir. cengiz han'dan uygur alfabesi ile yazılmış türkçe ve moğolca sikkeler kalmıştır. devlet evrakları da uygur alfabesi ile yazılmış türkçe belgelerdir. cengiz han'ın moğol tabiri, bir ulus anlamından daha çok siyasi bir anlam taşır; zira cengiz han'ın moğol diye isimlendirdiği milletin içinde moğol boylarının yanı sıra türk boyları daha çoğunluktadır. çinliler ise o bölgede yaşayanları kendilerine yakın olanından uzak olanına doğru; beyaz tatar, kara tatar ve vahşi tatar diye isimlendirmiştir. kaşgarlı mahmut, tatarlar'ı türk boyu olarak literatüre geçirmiş, ilhanlılar'ın veziri, tarihçi reşidüddin hamedani'ye göre tüm moğol-tatar kabileleri türktür ve moğol ismi sonradan verilmiştir.

    ruslar, altın orda devletinde hakim dil moğolca iken de, türkçe iken de onları tatar diye adlandırmıştır. ikinci murad zamanında hicri 843'te yazılıp yayımlanan takvimde, cengiz han'ın oğulları ve torunları rahmetle anılmıştır. cengiz han, gök türk ve hun kağanları gibi kendisini tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görmüştür.

    cengiz han'ın torunu möngke'nin fransa kralı 9. louis'e yazdığı mektupta yazan; "... ebedi tanrı'nın buyruğudur ki, bu gökte ancak bir ebedi tanrı vardır. yeryüzünün de ancak bir sahibi olması lazımdır, o da cengiz han'dır." cümleleri buna kanıttır.

    cengiz'in de oğuz kağan gibi elinde bir kan pıhtısıyla doğduğu söylenir. cengiz han, gök türk ve hun kağanları gibi ötüken'i merkez olarak seçmiştir. cengiz han döneminde dini ve kültürel benzerlikler hun-göktürk-uygur dönemine benzemektedir. tanrı inancının yanında şamanist ögeler de bulunmaktadır. moğol devleti dini konuda en çok uygur ögeleri barındırmış; şamanların önemi, uygur döneminde olduğu gibi cengiz han döneminde de fazla olmuştur. bu dönemde de bilindiği üzere şamanların kehanet ve falcılık özelliklerinden yararlanılmıştır.

    cengiz han, bilge kağan'ın söylediği gibi "kağan'a isyan etmek tanrı'nın iradesine karşı çıkmaktır." sözünü kullanmıştır. moğollar arasında şamanizm'in çok yaygın olmasına karşın cengiz'in kendisi gök tanrı'ya inanmıştır. lakin etrafında şamanizm yaygın olarak bulunduğu için; totemciliğe, fala, alametlere ve kehanetlere de ilgi göstermiştir. marco polo, moğol gezisinde kürek kemiği falına bakan şaman gördüğünü belirtmiştir. keza aynı fala başbuğ attila kağan da baktırmıştır. nitekim cengiz han başka hiçbir dine ilgi göstermemiştir.

    http://i.hizliresim.com/bMVvA8.jpg

  • donanımlı bir medresede eğitim görmesi. yalnızca şeriat hukukuna değil, roma, bizans ve pers medeniyetleri hukukuna da aşina olması. gördüğü davalarda hristiyan ve yahudi tebaaya ayrım yapmaması ve hünkarına daima disiplinli bir sevgi ve saygıyla bağlı olması gibi detaylar.

... tümü ...

bizi takip edin