chie shih shuai

1. nesil emekli



son 20 entry

  • bugün 24. yılı olan, hiçbir ermeni'nin "hepimiz türk'üz" diye yürüyerek anmadığı türk soykırımıdır. tam 25 yıl geçti üstünden. ölmüş insanlığın, küflenmiş vicdanların, kudurmuş ruhların türk'e bıraktığı 24 yıllık yara.

    26 şubat 1992 gecesinde gerçekleşip, ermeni diasporası tarafından kabulleniş duygusunu hafifletmek adına hocalı katliamı olarak lanse edilerek, türkiye'de de bu sıfatla ezberletilmiş bir soykırımdır. ki hocalı soykırımı, "soykırım" sözcüğünün tanımına, yani "ulusal, ırksal ya da dinsel bir grubun, toptan veya bir bölümünü yok etme niyetiyle, bir grubun üyelerini öldürmek." niteliklerine hayli hayli uymaktadır.

    bugün sözde ermeni soykırımı iddialarıyla türkiye'yi suçlayan ermenistan devlet başkanı robert koçaryan'ın direktifleri ve rus desteği doğrultusunda, zamanın ermeni ordusu, stratejik değeri oldukça yüksek olan karabağ bölgesine 26 şubat gecesi tam 336 tank ile baskın düzenleyerek yaklaşık 7000 türk'ün yaşadığı hocalı'yı kan gölüne çevirmiştir. aralarında çocuk, kadın ve yaşlıların da bulunduğu yaklaşık 2000 kişi; derileri soyularak, hamile kadınların karnı deşilerek, insanların çeşitli organları kesilerek ve bilumum akla hayale gelmeyecek işkenceler ile öldürülmüş, cesetleri -ki aralarında daha ölmemiş yaralı azerbaycan türkleri de olduğu söylenmektedir- üst üste konulup yakılmıştır. hatta ermeniler'in cesetleri yakmak için özel bir birlik olan "gaflan" çetesi de mevcuttur. geri kalan yaklaşık 5000 kişi ise vatanından sürülmüştür.

    oktay ekşi'nin aktarımına göre o vahşeti yaşayan ve sonra beyrut'a yerleşen ermeni gazeteci daud kheriyan, "for the sake of cross" (haçın hatırı için) isimli kitabında (sayfa: 62-63) şu satırları aktarmaktadır: "...gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli ermeni grup, hocalı'nın 1 kilometre batısında bir yere 2 mart günü 100 azeri ölüsünü getirip yığdı. son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. başından ve elinden yaralıydı. yüzü morarmıştı. soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. çok az nefes alabiliyordu. gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. o sırada tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. sonra tüm cesetleri yaktılar. bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. yapabileceğim bir şey yoktu. ben şuşa'ya döndüm. onlar haç'ın hatırı için savaşa devam ettiler."

    bundan bir 70-80 yıl sonra azerbaycan türkleri'nin üzerine kalacak olması endişesi de beni korkutmuyor değil. ermeniler bunu öyle bir pazarlayıp satarlar ki, emin olun yüz yıl sonra "hocalı'da türkler ermeniler'i katletti" diye amerikan senatosuna soykırım tasarı sunmaya kalkan insanlar olur. bizim içimizden de muhalif gözükmek için götünü yırtan bazı yazarlar "he valla, haklılar" deyip marjinalliğin dibine vurarak tam bir solcu olurlar.

  • bir diğer deyişle "klasik türk müziği."

    adı gibi türk müziği falan değildir aslında; maalesef değildir. bugün türk sanat müziği olarak dinlediğimiz "ey büt-i nev eda, olmuşum müptela." gibi harikulade parçaların bestelerindeki nizam, katiyen arı duru bir türk dinletisi değildir.

    klasik türk müziği bize fatih sultan mehmet han'ın hediyesidir. ilber hoca'nın da dediği gibi, devlet-i aliyye adlı imparatorluk, büyük bir katolik devlet üzerine inşa edildiği için, rahatlıkla "ikinci roma imparatorluğu" olarak nitelendirilebilir. yani türk sanat müziğine genel olarak anadolu-akdeniz müziği de diyebiliriz. osmanlı, türk, hitit, kilise ve benzeri şekillerde karşımıza çıkması da, eğer genel anlamıyla büyük coğrafyalardaki etkileşimlerden oluşan bir armoni çeşitliliğini göz önünde bulundurursak, bu müzikle ilgilenen insanlara enteresan gelmemelidir. fakat bu değildir ki klasik türk müziği, bizans müziğinin bir kopyasıdır. zaten bizans'a girişinin orta asya'dan geldiği bariz. fakat bu bilgi her ne kadar gerçek olsa da, kanıtlayacak pek bir şey yok gibi. osmanlı, bu ikinci roma devletinde zuhur etmiş müziğin üstüne türkistan coğrafyasından ve çoğunlukla iran divan müziğinden bir sürü unsur katmıştır. malum; kültür denilen kavram, kim yaşatırsa onun elinde kalan bir mercan resifidir.

    bir bizans sanat müziği.

    mesela islami eserlerin veya ilahilerin fonlarında yer alan müzikler de arap müziği değil, bizans ilahilerindeki tınıların şekle bürünmüş halidir. yani amiyane tabirle, islam'a göre kafir müziği olan anlayış, hristiyanların müslümanlardan önce kullandığı bir ezgi topluluğudur. malum, dört ibrahimi dinin de fazlaca ortak noktaları mevcut. bugün kiliselerde tasavvufi islam musikisi ile katolik müziklerinin herhangi bir benzerliği yoktur; fakat, osmanlı devrinde bu iki müzik türleri arasında da hiçbir fark yoktur.

    örnek
    örnek 2

    eğer tam anlamıyla bir türk sanat müziği dinlemek istiyorsanız, genel olarak orta asya kültürünün devamındaki yoğrulmuş müziklere yönelmenizi tavsiye ederim. zira türk sanat müziği denilen şeye en fazla benzeyen tarz, aşağı yukarı şöyledir.

  • inanılmaz. inanılmaz değerli dostlar, evrim teorisine "inanılmaz". evrim bir din, bir fikriyat veya bir ülkü olmadığı için, asıl saçmalığın daniskası olan evrim'e inanıldığını sanmak. maymundan gelme diye bir şeyin de olmadığını siz muhterem din kardeşlerimize anlatmaktan dilimizde tüy bitti lakin, bunu sık sık tekrar etmek artık bize farz-ı kifaye olmuş durumda. mazoşist bir hal aldı bünyemizde; zevk alıyoruz hani işkence çekmekten.

    insanlarla maymunların bir üst atası ortaktır sevgili güzel yaratıklar. homo sapiens denen yaratık, maymundan gelmedi hani, geçenlerde biz maymun falan değildik. maymun ve insan, ortak bir atadan evrilerek farklılaşmışlardır. maymunlar ve diğer memeliler de, daha yaşlı atalar olan sürüngenlerden evrilmiştir. lakin bu bilgi yine de, insanın maymundan olmasa da bir "hayvan oğlu hayvan"dan geliyor olma fikrini kabullenemeyen insanlar için bir şey değiştiremeyecektir. hayvandan geliyor olmak maalesef insanlar için aşağılayıcı bir durum. nedenini de bilmiyorum he, sanki hayvan oğlu hayvanın biri 30 kilo patlayıcıyla anaokulunun altına bomba yerleştirmiş de, hayvanlardan bu kadar iğrenir olmuşuz.

    gerçi bu kuram, "maymunla ortak atadan evrildik" gerçeği yerine; direkt olarak aslan, kurt, kartal gibi karizmatik hayvanlardan evrildiğimizi savunsaydı, bu kadar bilimsel bilgi karşıtı insan olmazdı diye düşünmekteyim. bakın hatta bilime göre, (hani bilim, şu klavyeden size bir şeyler okutmamı sağlayan bilim; gerçek olan.) insan ile maymunun genlerinin %98.7'si birbirine benzediği kanıtlanmış. tavuk adlı "hayvan" ile genetik benzerliğimiz %30'lara yakın. bunu da ben demiyorum ha, bilim diyor.

    maalesef sevgili kardeşim, hayallerini yıkacağım fakat biz maymundan falan gelmedik. sadece diğer tüm canlılarla olduğu gibi, maymun kardeşlerle de akrabayız. evrim sürecimiz onlarla en yakın olanı sadece. yoksa senin düşündüğün gibi maymunken bir sabah uyandık ve insan olmadık. gerçekten bak, üzülerek söylüyorum ki böyle.

  • geçtiğimiz yıllarda türkiye'de de gösterimi yapılan, başlı başına aşmış bir opera. ben daha çocuktum lakin zamanında 24 tırla gelip harikulade bir müzikale imza attıklarını hatırlıyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=Kh37maEyIMs

    şu da klavyeden yorumlanmış muazzam bir versiyonu:

    https://www.youtube.com/watch?v=0LpaKX4Jg-Y&feature=youtu.be

  • moğollar türk değildir. "fakat nasıl türk değildir?" sorusu için:

    (bkz: cengiz han)

  • bilal ağabey'e anlatır gibi anlatacak olursak, aslen (baba tarafı hizasında) yemen'deki "ravvadi arapları"na mensuptur. yani kendisinin -zamanın koşullarına göre tabii olarak- hiç önemsemediği ırkı, tam olarak "araplık"tır. (ırkına vermediği değeri, salt islam akıbeti için savaşmasına ve 'türk gibi' yaşamasına yorarak özetleyebiliriz.)

    lakin ravvadi arapları ve eyyubi ailesi, selçuklular tarafından azerbaycan'a yerleştirilerek bir çeşit iskan politikası uygulanmıştır. fakat bu uygulama - en azından türkler'in nezdinde- pek hayırlı olmamış, azerbaycan'da mevcut bulunan malum hezbani kürtleri ile karışmak suretiyle arap aşireti olup, hezbani kürtleri ile birleşerek bir müddet kürt adetleriyle yaşamaya başlamışlardır.

    bu serüvenden sonra ise aile selahaddin zamanına gelince, babası necmettin eyyubi, suriye bölgesinde selçuklu türk devleti'nin bir personeli olarak "büyük emir" kademesine yükselmiştir. bu olaydan sonra da tamamen türk gelenekleriyle yaşamış, çocuklarını ve bilhassa selahaddin'i türk töresiyle, giyimiyle, ahlakıyla ve savaş gelenekleriyle büyütüp saf bir türkmen'den bile daha kuvvetli bir türk haline getirmiştir.

    ayrıca selahaddin'in annesi de selçukluların harim emiri mahmud tokuş'un kız kardeşidir; türk kızı türktür. selahaddin'in kardeşlerinin adlarının da şemsüddevle turan şah, seyfilislam tuğtekin, şehinşah ve tacilmülük böri olduğunu söyleyerek türkleşmiş bir arap olduğu hakkında yeterli malumat vermiş oluruz sanırım.

    icraatlerinden konuşacak olursak; bahsi geçen şahsiyetin kurduğu devlet olan eyyubi devleti, döneminde "devlet-ül türk" deyimiyle tanınmıştır ki bu belgelerle de sabit olan bir bilgidir. yine 1182 yılında yazılmış olan ve selahattin eyyubi'nin başarılarını öven bir şiirde geçen "türklerin saltanatı sayesinde arapların saltanatının güçlü ve saygın bir hale geldiği" de, bu konu hakkında kuvvetli bir argüman olarak sunuluyor.

    islam komutanı selahaddin eyyubi'nin dayısı ise harp literatüründe "tüküş oğlu mahmut" olarak geçer ki zaten bu bilgiyle de anne tarafının türk olduğu neredeyse kesinlik kazanır. malum; "tüküş", "tokuş" sözcüğünün arapça'daki yazılışıdır. aynı dönemde yaşamış selçuklu sultanı melikşah'ın oğullarının adları da sırasıyla "tekeş" ve "tukuş"tur.

    bu verilere rağmen, selahaddin eyyubi'yi kendilerine yamamaya çalışan kürt arkadaşlara verilecek tek tepki, sadece sırıtmak olabilir. ha "biz de müslümanız; o yüzden eyyubi bizim de liderimizdir." diyen kürtlere amenna tabii.

  • yalan oğlu yalan. efsane oğlu efsane.

    insan türünün homo sapiens evresi ve hayvan ırkının son katmandaki evrilmiş hali, beyinlerinin %100'üne yakınını halihazırda kullanmaktadır. beyin denen yapının kullanılmayan hiçbir kısmı katiyen mevcut değildir. aynı şekilde "einstein bile %4'ünü kullanıyormuş yahu kim bilir biz ne kadarcığını kullanıyoruz?" gibi safsatalar da kesinlikle güldürüden başka bir şey değildir. bazı durumlarda bazı bölgeler daha fazla, bazı bölgeler daha kısıtlı bir işlev görüyor olabilir fakat bu kullanılmadığı veya %10 gibi bir kısmın kullanıldığı anlamına gelmez.

    teferruat için

  • pektir düşündüğümüz bir çalışma. lakin şu anlık tarayıcılardan girilen mobil versiyonu gayet yeterli olduğu için, sözlük tasarımı ve benzeri minvalindeki güncellemeler gibi daha spesifik eksikliklere yönelmeye çalışıyoruz. fakat bir uygulamanın olacağı bilgisini vermek katiyen yanlış olmaz.

  • tarihteki bazı toplulukların kullandığı ay ve yıldız figürlerini argüman olarak sunmakla sağlıklı bir şekilde cevaplandırılması mümkün olmayan bir soru.

    insanlık boyunca ay ve yıldız simgesi her daim, her milletin, en az bir kere kutsal olarak kabul ettiği eşyalarında kullandığı imgeler olarak görülmüştür. kuzey amerika'daki kolonilerden tutun, yeni zelanda halkına kadar herkes ay ve yıldızlı semboller kullanmış, giysilerinde ve yazılı evraklarında zuhur etmesine iradevi bir hal ile sebebiyet vermişlerdir. yani bir devlette veya sosyolojik anlamda "toplum" olarak nitelendirilen bir insan birikimindeki değer parçalarında, ay ve yıldız sembollerinin olması, o toplumun islam ile herhangi bir yönden bağlantısı olduğunu göstermediği gibi, aksi tutumun da tamamiyle sağlam bir bilgi olarak desteklenmemesi gerektiğini göstermektedir.

    fakat, mustafa kemal atatürk'ün, silah arkadaşlarıyla beraber türkiye cumhuriyetini kurma evresindeyken üzerinde bulunan ağır baskılar, osmanlı devleti'nin acı ve ani bir şekilde çökmesini kaldıramayan veya osmanlı'nın yıkılmasındaki bir nedenin de atatürk'ün olduğu yanlışıyla devasa bir gaflete düşen aşırı dinci kesim, islam ögelerinden bağımsız bir türkiye cumhuriyeti devletini kesinlikle kabul etmeyeceği için, mustafa kemal de türk devletinin kurulması dışındaki ayrıntıların pek önemli olmadığı gerçeğini önceden kestirerek, bayrak hususunda pek de ısrarcı ve köktenci bir tavır sergilememiştir. hilal ve hilal içeriğindeki görsel ve figürlerin islam dinini temsil ettiği gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekirse; amiyane tabirle, dönemin yobaz kesiminin içini rahatlatmak ve yeni kurulan bir devletin ve yeniden dirilen bir milletin önünde daha fazla bir parazit unsuru oluşturmamak için, köprüyü geçene kadar ayıya dayı demiştir diyebiliriz.

    son olarak, mustafa kemal'in aklında bulunan türkiye cumhuriyeti bayrak şeklinin tamamiyle göktürk imparatorluğu bayrağının aynısı olduğu bilgisini de kesinlik içeren bir dayanak olarak kullanabiliriz. bunu murat bardakçı ve ilber ortaylı da, sık sık beraber sundukları bir tarih programında dile getirmiştir.

    soldaki bayrak

    ayrıca kaynak olarak:

    can dündar
    ekşi

  • "evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
    sesler de: “vatan tehlikedeymiş… batıyormuş!”
    lâkin, hani milyonları örten şu yığından,
    tek kol da “yapışsam…” demiyor bir tarafından!
    sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
    sen sâhip olursan, bu vatan batmayacaktır.
    feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
    uğraş ki: telâfî edecek bunca zarar var.
    feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
    yok yok! hele azmindeki zincirleri bir kır!
    “iş bitti… sebâtın sonu yoktur!” deme, yılma!
    ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma."

    demiş; demiş de ne iyi etmiş.

    bugün 79. ölüm yıldönümü olan büyük istiklal şairi. sözünün üstüne söz söyleme cesareti bırakmayan üstat; tek dizesine kıyas götürülemeyen şair. bu milletin ihtiyaç olduğu ruh ve maneviyatın vücut bulmuş hali. ilelebet var olsun.

  • hakkındaki en realist ve akademik bilgiyi atsız beğ şöyle kaleme almıştır:

    "saîd-i nursî denilen adam, eskiden 'saîd-i kürd-î' diye bir takım risaleler yayınlayan, türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, şafiî mezhebinden bir kürttür. mütareke yıllarında istanbul sokaklarında millî kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. bu cakacı kürt, kendisine "bedîüzzaman" demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. nurculuk nedir? gazetelerde ikide bir görülen nurcular, nur risalesi talebeleri kimdir? aralarında avamdan aydına kadar; mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu nurculuk, 'said-i nursi' adında cahil bir kürdün peşine takılmış gafil bir sürü, nur risalesi talebeleri de said-i nursi'nin o çetrefil ve cahil kürt türkçesiyle yazdığı risaleleri, atom fiziği ve einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır. bedîüzzaman, 'zamanın harikası' demektir. kürt said cidden zamanın harikasıdır. yirminci yüzyıl gibi bir zamanda, bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla tam anlamıyla zamanın bir harikasıdır. zamanın bu harikası kürt said, aslında bir kürt milliyetçisidir. nasıl moskofçular, türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, kürt said de ortaya müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor.

    kürtçülük davasını açıkça güdemeyeceği için, türklüğü yıkacak ağuları müslümanlık ve nurculuk diye ileri sürüyor. müritlerine yahut kendi tabiriyle risale-i nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olması ihtimali varmış. tabii, dağdaki kürdün bu büyük ve ilahi (!) buyruktan haberi olamayacağı için, o evlenecek ve kürtler çoğalacak. herkesin sözüne inanan saf türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmeyecek, böylelikle türk soyu azalacak ve kürt şeyh said'in 1924 de yapamadığını kürt molla said (yani bediüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak. kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu müslümanlık adı altında bir nevi mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? urfa'daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, general mucip ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak kürt said'in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? milli talihsizlik, akıl hastalıkları kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. ciddi tedbirler alınmazsa, bu dini cinnet daha yıllarca sürecektir.

    nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. bu ticareti yapmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan nurcular vardır. üstelik bunları satarak da sevaba girediğini sanarlar. sözde türkçe olan bu sayıklama kitapları, kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse bir şey anlamaz. anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır. bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da birkaç tane yollamışlardı. kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde kürt said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen sözün bir kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu. işte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatında şeyhi, piri olan, kendisinden 'efendi hazretleri' diye söz ettikleri kürt said'in seviyesi budur.

    fizikten, titreşimden haberi olmayan, müspet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. fakat bilgisizliğini de anlamaktan aciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. nur risalelerinin birinde, ye'cüc me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların özbek, tatar ve kırgız gibi 'akvam-ı vahşiyye' (yani vahşi kavimler ) olduğunu yazmıştı. sevsinler medeni kürdü! özbek, kırgız ve tatarlar arasında okuyup yazma nispeti % 90'dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce uzman ve bilgin bulunmaktadır.

    kendisini nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla, geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, kürt said'te ne bulduğunu kendisinde sormuştum. soruma cevap olarak 'kur'an'ın en güzel tefsirini yapmıştır.' şeklinde bir ifadede bulunmuştu. bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, kur'an'ın şimdiye dek en büyük islâm bilginleri tarafından üç islâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. bir safsataya tereddütsüz inananla uğraşmak neye yarar? bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisini uygulamaktır. bana göre ticanilik, nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebebi, milli ülküden yoksunluktur. tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız veya zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur-cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. çünkü insanlar, bir fikre bağlanmaya mecburdur. bu istidat insanlığın mayasında vardır. bunu hiçbir kuvvet önleyemez. türkçülük, insanlara hiçbir vaatte bulunmuyor, maddi veya manevi hiçbir şey vermiyor. yalnız 'istiyor'... fedakârlık ve feragat istiyor. nurculuk ise cennet vaadinde bulunuyor. ebedi saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler vaat ediyor. kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar, tabii nurculuğu seçecektir. nitekim bunu kendileri de söylüyor: 'türkçülük mezara kadar... ondan sonra ne olacak?' diyor. tabii ondan sonrasını kendilerine kürt said hazırlayacak.

    kürt said'in 1327 (= 1909) yılında, istanbul'da vezir hanındaki ikbal-i millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. adı: 'iki mekteb-i musibetin şahadetnamesi yahut divan-ı harb-i örfi ve said-i kürdi' dir. kendisinin, said-i kürdi (yani kürt said) olduğunu tasdik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini yine 'bediüzzaman' diye takdim etmektedir. eserin tabii, yani editörü de 'kürdizade ahmed ramiz'dir. yani dört başı mamur bir eser. bu 48 sayfalık eserin 'hatime' kısmı (44- 48. sayfalar) kürt said'in içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. bunu aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazılmış için açık türkçeye çeviriyorum:

    ebna-i cinsime burada birkaç söz söymezsem, bence bahs natamam kalır. (ç.n: soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır.) 'ey asurîler ve keyanilerin cihangirlik zamanında pişdar, kahraman askerleri olan arslan kürtler! beş yüz senedir yattınız. yeter artık! uyanınız. an sabahtır. yoksa sahra-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. hikmet-i ilahi denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nurani-i ilahinin müessisi olan hikmet-i ilahi ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerratın cazibe-i cüz'iyyeleri gibi bir cazibe-i umumi-i milli teşkili ile kürt gibi bir kütle-i azimi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islamiyye ve osmaniyyenin mevkibinde bir kevkeb-i münevver gibi cazibesini ittiba ile muvazene ve aheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz.'

    çevirisi: 'ey asurlular ve ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan kürtler! beş yüz yıldır yattınız. yeter artık. uyanınız. an sabahtır. yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. ilahi hikmet denilen, dünya makinesinin düzeni ve telgraf hattı gibi bütün dünyaya dal budak salan tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilahi hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış; size emrediyor ki: ayrılık gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumi ve milli cazibe teşkili ile kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek islam ve osmanlı güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumi ahengi muhafaza ediniz.'

    görülüyor ki kürt said, zavallı kürtlere eski asur ve iran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemi ifadesiyle kürtleri kürt milliyetçiliği fikri etrafında birleşmeye çağırmaktadır. bunun hiçbir tevili, tefsiri yoktur. beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir islamcı değil, bir kürtçü olduğunu kabule mecburdur."

    h. nihal atsız, ötüken, 7 mart 1964,

    şu kürtçünün dediği her şeyi kaldırabilirim ama, osmanlı gibi bir türk imparatorluğunu hayalperest kürtçülük davasının içine almış ve yine ve yeniden türklerden medet ummuş ya, gözlerim ister istemez her anlamda yaşarıyor vallahi. neyse ki günümüzde de türk olup da kendini nurculuk saçmalığına kaptıranlar ve genel olarak kürtçü beyin(!)ler azalarak bitiyor. zira 21. yy.'daki bir türk devletinin ve modernist milliyetçi ülküsünün kaldırabileceği bir şey olduğunu zinhar düşünmemekteyim.

  • ideal devlet adamı. günümüzde adı bilinen ilk türk yazar ve tarihçi.

    büyük göktürk devleti'nin kurucusu kutlug kağan başta olmak üzere kapgan kağan ve bilge kağan'a danışmanlık yapmış, meclis başkanlıklarını bizatihi yürütmüştür. bilge kağan'a vezirlik yapmanın yanı sıra, ona kızını vererek kayınpederi de olmuştur. vezir tonyukuk'un, şahsı adına diktirdiği kitabesinden; göktürkler, juan juan devletinin elinde esir iken doğduğu anlaşılıyor. esaretten de kutlug kağan ile birlikte kurtulmuş ve göktürk devleti'nin kuruluşunda büyük rol oynamıştır. ziyadesiyle başarılı bir stratejist ve taktik ustası olmasından ötürü, batılı türkologlar onun için "türklerin bismarc'ı" ifadesini kullandığı da biliniyor.

    tonyukuk, kendisi adına diktirdiği kitabesinde kendini şöyle anlatmış: "tanrı yarlığadığı (nasip ettiği) için türk budun içinde silahlı düşmanı gezdirmedim. damgalı atı koşturmadım. ilteriş kağan çalışmasaydı, ona uyarak ben kendim çalışmasaydım, il de millet de yok olacaktı. çalıştığım için il, il oldu; millet de millet oldu. kendim artık kocadım. şimdi bilge kağan, türk budununu iyi idare ederek tahtında oturuyor." ırkımızın budizm adlı dinden etkilenmesini engelleyen vezir tonyukuk, aynı zamanda türk milletini surlarla çevrili şehirlere yerleştirerek, çinliler tarafından yeniden köle edilmesini de engellemesiyle bilinmektedir.

    milletine her zaman yol gösterici olan tonyukuk, açlıktan tokluğa, kölelikten bağımsızlığa erişen milletinin yaşayışını da şöyle anlatıyor: "karakurumda tavşan yiyerek, geyik yiyerek oturuyorduk. budunun boğazı tok idi. düşmanımız çevrede ocak gibi idi. biz ateş idik." ad günü tam bilinmese de, tonyukuk'un vefatı 726 yılına rastlar. tonyukuk'un hatırası, ölümünden sonra bilge kağan tarafından "bain-cokto" adlı mevkide yaşatıldı.

  • homo sapiens'in, yani diğer adıyla "insan" adlı evrimsel unsurun başlı başına bir ara geçiş formu olduğunun farkında olmayan avellerin, internetten harun yahya'nın saçmalıklarını birebir kopyalayarak çürütmeye çalıştığı kuram.

    aynaya bakınca ara geçiş formunu geçmelisiniz saygıdeğer dostlar. evrim'e göre de zaten ara form diye bir şey yoktur; tür vardır. yani "bulunmadığı için evrim saçmalıktır" diye karşıt argüman oluşturdukları ara geçiş formları başlı başına bir evrim türüdür.

    bu teoriye karşı gelenlerin bahsettiği ara tür, veya ara geçiş formu diye bir şey yoktur. zira ulaşılmaya çalışılan bir tür yoktur. evrim çizelgesinde iki tane türün arasındakilerden bahsediyorsanız, bunlardan tonla mevcut zaten. mesela burada insanın "ara formları" var. şu izletide de az önce söylediğim örnekler var.

    mesela aşağıda yılan gibi hareket edecek şekilde evrildiği için bacaklarını kaybetmenin son aşamalarına gelmiş brachymeles bonitae adlı yavrucak var. dikkatlice bakarsanız minicik parmaklarıyla "ara geçiş formu yok" diyenlere cüccük hareketi yaptığını görebilirsiniz.

    ayrıca evrimsel ara geçiş formları hakkında daha akademik bilgi sahibi olmak istiyorsanız şuraya bi' göz atabilirsiniz.

  • 13. yüzyıl roma mitolojisindeki kader tanrısı fortuna'ya ithafen yazılmış bir Latin serzeniş şiiri. ingilizler'in "batsın bu dünya"sı da diyebiliriz; daha arabesk olmayanından tabii.

    eserin harikulade olması doğal olarak olur olmadık yerlerde çalınıp mahvedilmesine yol açmış. genellikle televizyonlarda, nerede heyecanlı bir sahne olsa bu şaheseri dinletirler saçma sapan bir şekilde. türkçesi şöyle:

    "ey kader,
    ay gibi değişkensin;
    hep büyüyen ve küçülen.
    menfur hayat, önce zulmeder,
    sonra teselli eder zihnin görüşüne göre;
    fakirlik ve kudreti buz gibi eritir.
    kader, canavar ve boş,
    sen çark-ı felek,
    sen kötüsün.
    servet geçicidir ve daima kaybolur,
    gölgeli,örtülü... bana da zarar veriyorsun;
    şimdi oyun süresince, çıplak sırtımı
    senin kötülüğüne teslim ediyorum.

    talih, sağlıkta ve erdemde bana karşıdır,
    güdülen ve sindirilen,
    daima esarette. o halde şu saatte
    gecikmeksizin titreyen tellere vurun.
    madem ki kader güçlü kimseyi yere çalıyor,
    herkes benimle birlikte ağlasın!"

    en beğendiğim andre rieu performansı da şöyle

  • nobel ödülünü alan ilk türk olan kıymetli hocamız aziz sancar'ın sarfettiği bir cümle

    "bu ödül ata'mız sayesinde alınmıştır." diye de devam etmiş açıklamalarına.

    ödül törenine çıktığı kıyafet de şöyle

    vallahi bilim adamı olası geliyor insanın. kürt ırkçısı haşerelerden ve örümcek dimağlara sahip atatürk düşmanlarından dolayı kimyamızın bozulduğu şu günlerde, nobel kimya ödülünü atatürk'e armağan ederek hızır gibi yetişti tabiri caizse.

    zaten geçtiğimiz günlerde kendisi gençliğinde ve hala ülkücü bir yapıya sahip olup bu davada dirsek çürüttüğünü belirtmişti

    bu da ülkü ocaklarından aldığı bir ödül

    nobel almak için vatanını ve ırkını satmaya lüzum olmadığını gösterip, birilerine bilezik gibi geçirmiştir bu büyük başarısıyla.

    ne diyelim; adı, şanı var olsun.

  • ''bir millet için en büyük tehlikelerden biri, barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkûmdur.

    fahişeler vardır, namustan bahseder. kanaatini ve kalemini satmışlar vardır, vicdandan dem vurur. vurguncular vardır, ağızlarından fazilet sözü düşmez. çifte pasaportlular vardır, vatan diye haykırır. palikaryalar vardır, kahramanlık iddia eder. bazı iyi niyet sahipleri de bunların hepsine inanır. gel de bu insanların arasında huzur içinde yaşa.

    hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
    senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
    vicdanını paris'e, moskova'ya satanlar,
    küfür diye bakarlar senin dualarına."

    varmış bi' aralar atsız diye biri. ölmüş 75'in 11 aralığında. ölmemiş aslında; hala var.

  • kimi türk liderden bile daha türk. kendi için "türk değil; moğoldur." demek, yavuz selim han ve diğer türk padişahlar için "türk değil; osmanlıdır." demek kadar saçmadır.

    o sadece insanlara değil; mabetlere, binalara, kütüphanelere ve kitaplara saldırırdı. istemediği ve düşmana en ufak bir yararı dokunabilme ihtimali olan, kendisine yabancı gelen her şeyi imha ederdi. bunları yaparken kişisel veya milli bir düşmanlıkla değil, özellikle imha arzusunun tatmini için yapıyordu. zira onu engelleyecek, onun önüne geçebilecek hiçbir güç yoktu. kendini tanrı'nın askeri olarak gören timuçin, babaları öldürülmüş çocuklar istilacı cengaverlerin elinde esirken, cinsel arzuları abartılmış bir miktarda bile olmamasına rağmen sırf düşmanın acı çektiğini tahayyül ederken aldığı keyif için, düşman memleketlerinin en güzel kadınlarını otağında örtüsüz dolaştırıyordu. onun dönemimde çin şehirleri yakılıp yağma edildi. milyonlarca çinli, ucundaki kan hiçbir şekilde temizlenmemiş olan kılıcından geçirildi. öyle ki, kanlar atların diz kapaklarına kadar ulaşmıştı. onun için hayatta tek bir şey vardı: istila etmek. yalanı, hırsızlığı ve zinayı yasak etmişti. o aynı zamanda büyük bir yasacıydı.

    aynı zamanda ömrü boyunca tek savaş bile kaybetmemiş barbar bir hükümdar. dünyaya geldiği yer tam olarak bilinmese de kerülen ırmağı'nın civarı olarak kabul ediliyor:

    http://i.hizliresim.com/6qaaBE.png

    moğollar tarafından 1240'ta yazılan "moğolların gizli tarihçesi" adlı kitapta, ailesinin tengis'i (baykal gölü) aşıp geldiği söylenir ve soyu bozkurt ile maral'a dayandırılır. nitekim tengis'in civarında tarih boyunca türkler yaşamıştır. moğollar ise bu bölgenin doğusunda yaşamış, sonradan baykal gölü'ne kadar gelmişlerdir. 1221 yılında moğolistan'a gönderilen ciao-hong isimli elçi, cengiz'in şato türklerinden indiğini belirtmiştir. bilindiği üzere göktürk hanları şato türklerinden geliyor. cengiz'in sülale ismi börçegin'dir. "t" harfi moğolca'da "ç" olarak okunuyor yani börçegin aslında "börü tegin"dir. tegin ise öz türkçede "prens" manasına gelmektedir.

    timuçin'in babasının, kendisinin ve oğullarının ismi de türkçedir. cengiz han'dan uygur alfabesi ile yazılmış türkçe ve moğolca sikkeler kalmıştır. devlet evrakları da uygur alfabesi ile yazılmış türkçe belgelerdir. cengiz han'ın moğol tabiri, bir ulus anlamından daha çok siyasi bir anlam taşır; zira cengiz han'ın moğol diye isimlendirdiği milletin içinde moğol boylarının yanı sıra türk boyları daha çoğunluktadır. çinliler ise o bölgede yaşayanları kendilerine yakın olanından uzak olanına doğru; beyaz tatar, kara tatar ve vahşi tatar diye isimlendirmiştir. kaşgarlı mahmut, tatarlar'ı türk boyu olarak literatüre geçirmiş, ilhanlılar'ın veziri, tarihçi reşidüddin hamedani'ye göre tüm moğol-tatar kabileleri türktür ve moğol ismi sonradan verilmiştir.

    ruslar, altın orda devletinde hakim dil moğolca iken de, türkçe iken de onları tatar diye adlandırmıştır. ikinci murad zamanında hicri 843'te yazılıp yayımlanan takvimde, cengiz han'ın oğulları ve torunları rahmetle anılmıştır. cengiz han, gök türk ve hun kağanları gibi kendisini tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görmüştür.

    cengiz han'ın torunu möngke'nin fransa kralı 9. louis'e yazdığı mektupta yazan; "... ebedi tanrı'nın buyruğudur ki, bu gökte ancak bir ebedi tanrı vardır. yeryüzünün de ancak bir sahibi olması lazımdır, o da cengiz han'dır." cümleleri buna kanıttır.

    cengiz'in de oğuz kağan gibi elinde bir kan pıhtısıyla doğduğu söylenir. cengiz han, gök türk ve hun kağanları gibi ötüken'i merkez olarak seçmiştir. cengiz han döneminde dini ve kültürel benzerlikler hun-göktürk-uygur dönemine benzemektedir. tanrı inancının yanında şamanist ögeler de bulunmaktadır. moğol devleti dini konuda en çok uygur ögeleri barındırmış; şamanların önemi, uygur döneminde olduğu gibi cengiz han döneminde de fazla olmuştur. bu dönemde de bilindiği üzere şamanların kehanet ve falcılık özelliklerinden yararlanılmıştır.

    cengiz han, bilge kağan'ın söylediği gibi "kağan'a isyan etmek tanrı'nın iradesine karşı çıkmaktır." sözünü kullanmıştır. moğollar arasında şamanizm'in çok yaygın olmasına karşın cengiz'in kendisi gök tanrı'ya inanmıştır. lakin etrafında şamanizm yaygın olarak bulunduğu için; totemciliğe, fala, alametlere ve kehanetlere de ilgi göstermiştir. marco polo, moğol gezisinde kürek kemiği falına bakan şaman gördüğünü belirtmiştir. keza aynı fala başbuğ attila kağan da baktırmıştır. nitekim cengiz han başka hiçbir dine ilgi göstermemiştir.

    http://i.hizliresim.com/bMVvA8.jpg

  • bir avuç mezopotamya faresinin doluştuğu sözde devrimci ve sosyalist oluşum. götleri sıkışınca abd'den where is us air force nidalarıyla yardım istemeleriyle son zamanlarda ün kazanmışlardır.

    pkk denen leş tayfasından hiçbir farkları olmayan bebek katilleri kanadı.

  • kör. fakat sadece dünyaya kör. ya da ne bileyim, homo sapiens doğuştan kör veya kör olmak isteyen ademoğlu kör sadece. kendi dekadansımız içerisinde evrilirken oluşan bir doğal seleksiyon dedektörü. ya da, her neyse.

    sadece şu birkaç cümle:

    "bilmeyen bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. sadece seçim yaptığını zanneder. cahil toplumda seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!"


... tümü ...

bizi takip edin