akarika

birinci nesil yazar

hiç



son 20 entry

  • sözlüğün ilk efsanelerinden. dangalağın tekiydi. anısına saygıyla...

  • ateşe benzerdi, küle dönmüş.

  • kısa bir ah muhsin ünlü şiiri.

    /yeni başlayanlar için hallac-ı mansur/

    ❝öğrenciydi

    bir kıza aşıktı

    ve aynı zamanda başka bir senaryo üzerinde çalışıyordu❞

  • erdem beyazıt şiiri.

    "telgrafın tellerini kurşunlamalı"
    öyle değildi bu türkü bilirim
    bir de içime
    -her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
    bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
    bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
    haberler bilirim mektuplar bilirim.

    gamdan dağlar kurmalıyım
    kayaları kelimeler olan
    kırk ikindi saymalıyım
    kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
    saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
    baştan ayağa ıslanmalıyım
    gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.

    içimde kaynayan bir mahşer var
    bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
    çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
    ya da çamaşır sererken bahçelerinde
    birden alıverirler kara haberini
    okul dönüşü bir trafik kazasında
    can veren oğullarının.

    bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
    bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
    bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
    karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
    beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
    ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
    örneğin hint okyanusu gibi derin
    isyanın kapkara sularına dalan.

    nice akşamlar bilirim ki
    karanlığını
    bir millet hastanesinde
    dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
    başını kalorifer borularına gömmüş
    beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
    haber sormaya korkan
    genç kızların yüreğinden almıştır.

    bir de baharlar bilirim
    apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
    anadolu bozkırlarında
    istanbul’dan çıkıp diyarbekir’e doğru
    tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
    cesur otobüs pencerelerinden
    bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
    evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
    çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
    bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
    diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

    yazlar bilirim memleketime özgü
    yiğit köy delikanlılarının
    incir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
    birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
    üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
    diğeri kan ter içinde yayla yollarında
    mavzerinin demirini alnına dayamış
    yüreği susuzluktan bunalan
    içinden mahpushane çeşmeleri akan
    ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
    apansız silahına davranan
    nice delikanlıların figüranlık yaptığı
    yazlar bilirim memleketime özgü

    güzler bilirim ülkeme dair
    karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
    kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
    kalbim gibi
    kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
    titreyen kenar mahalle çocukları
    bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
    dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.

    kadınlar bilirim ülkeme ait
    yürekleri akdeniz gibi geniş, soluğu afrika gibi sıcak
    göğüsleri çukurova gibi münbit
    dağ gibi otururlar evlerinde
    limanlar gemileri nasıl beklerse
    öyle beklerler erkeklerini
    yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.

    isyan şiirleri bilirim sonra
    kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
    harfler harp düzeni almıştır mısralarında
    kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
    kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
    hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.

    müslüman yürekler bilirim daha
    kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
    eller bilirim haşin hoyrat mert
    alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
    her kırışığı sorulacak bir hesabı
    her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.

    bütün bunların üstüne
    hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
    vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
    sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
    adın kurtuluştur ama söylememeliyim
    can kuşum, umudum, canım sevgilim.

    türkçe'de böylesine uzun sıfatların gözlemlenebildiği nadir şiirlerdendir sanırım.

  • müthiş gerçekçi bir sabahattin ali hikayesi.

    gözleme dayalı, konularını toplumsal bozukluklardan, anadolu hayatından aldığı hikâyelerinde ezilen insanların acılarını, eşitsizliklerini işleyen sabahattin ali’nin hikayelerinde anlattığı olaylar, genellikle, kişiler arasındaki toplumsal ayrıcalıklara ve ekonomik nedenlere dayanır. küçük yaşta hamallık yapmak zorunda kalan bir çocuk ve inşaat işçisi babasının çalışma rutinlerinden ufak bir kesit olan apartman hikâyesi de bu tür bir hikâyedir ve apartman’ı bitirdiğimizde içimizde uyanan üzüntü hissine engel olamayız. bunun nedeni, hikâyeyi okurken iki ayrı yaşantıyı temsil eden karakterlerden birisine kendimizi daha yakın bulup onun yanında yer alıyor oluşumuzdur. apartman hikâyesinde okuyucular olarak çoğunlukla yanında yer aldığımız, durumlarına üzüldüğümüz karakterler ise şüphesiz baba-oğul karakterleri yani ezilenlerdir. okuldan ayrılıp ekmek parası için hamallık yapan çocuğa babasının baktığı gibi bakar, onun hissettiklerini hissederiz; çünkü yazar, ezen ezilen çatışmasında okuyucunun ezilene acımasını, ezilenin yanında olmasını sağlayacak anlatım teknikleri kullanır.
    bunu öncelikle yazarın metinde kullandığı dilde, kelime seçimleri ve sembollerde görürüz. yazarın kullandığı dile örnek olarak hikâyenin hemen başlarındaki şu kısımı ele alalım: “öğleyin şöyle on dakika dinlenip biraz ekmekle yarım karpuz yemiş, hemen işe başlamıştı.” öte yandan oğlu, inşaat sahibinin akşam vereceği partide içilecek içkilerin ve yiyilecek konservelerin bulunduğu küfeyi taşımaktadır. bir inşaat işçisi olan kendisi ise gün boyu çalışmasına ragmen karnını doyuracak parayı bile kazanamaz.
    bu cümlede kullanılan “biraz ekmek” ve “yarım karpuz” gibi sıfat tamlamaları, okuyucuda, inşaatta çalışan babanın zor şartlar altında kaldığına dair bir hissiyat uyandırmakta ve okuyucuya taraf olması gereken kişinin baba olması gerektiğine işaret etmektedir; çünkü ezilen ondan başkası değildir.
    diğer yandan, hikâyenin henüz başlarında mal sahibinin fiilî olarak öyküye dahil oluşu da bu durumu destekler niteliktedir: “herif bazen pencereyi açıp göbeğini kenara dayayarak saatlerce baktığı ve ara sıra ‘orasını iyi kapat!’ yahut ‘lakırdıyı bırakalım!’ diye emirler vediği işçilere…” mal sahibinin göbeğini kenara dayaması ve üstün konuşma tavrı, yazarın biz okurlara “işte, karşısında durmanız gereken adam budur.” deme şeklidir ve özellikle vurgulandığı hissedilen mal sahibinin göbeği, zenginliği, aç gözlülüğü ve kibri sembolize eder. hikâye boyunca mal sahibinin imajı çarpıcı ve sert bir üslupla daima kötü olarak çizilmiştir; çünkü mal sahibinin bu kötü imajı, ezilenler (baba ve oğul) için bir yükseliş noktası olarak kullanılmak istenmiştir. hikâyede çatıda çalışan babanın, yük taşıyan oğlunu gördüğü an anlatılırken “fakat bu sefer fena yüklemişlerdi. alnına güneş vurdukça terlerin parladığını o buradan görebiliyordu.” cümlesiyle karşılaşırız. “alnına güneş vurdukça parlayan terler” kısmıyla yazar, biz okurların çocuk için bir kez daha üzülmemizi amaçlamıştır. çocuğun alnında parlayan terler onun emeğinin ve bu emeğin helâl olduğunun göstergesidir. bunu daha iyi anlamak içinse bu kısmın hemen ardından gelen cümlelere bakmak gerek. “yaklaştıkları zaman küfenin içinde neler olduğunu da seçmeye başladı. bir sürü şişelerin arasında irili ufaklı konserve kutuları vardı, renkli kağıt kuşaklara sarılmış teneke kutular. ve sonra şişeler, kısa tıknaz, fıçı biçiminde, huni biçiminde, dar boğazlı, şiş gerdanlı ve içinde beyaz, yeşil vişne rengi ve kan rengi sular bulunan birçok şişeler. çocuk bu ağır yüklerin altında yıkılacak gibi yürüyordu.” çocuğun tüm bunları taşırken yaşadığı zorluğu yazar “alnına güneş vurdukça parlayan terler” diyip kısaca anlatmayı seçmişken, mal sahibinin akşam için hazırladığı partide kullanılacak malzemelerin böyle detaylıca anlatılması da okura bir mesajdır. ezilen tarafın omzuna yüklenen yüklerin bir tarifi olarak renkli kağıt kuşaklara sarılmış teneke kutular, şişeler, yeşil vişne rengi ve kan rengi sular bulunan birçok şişeler ve dahası, okuyucu da mal sahibine karşı duyulan öfkenin artmasına sebep olurken çocuğa duyulan acıma hissi zirveye tırmanır.
    yazarın kelime seçimleri ve sembol kullanımının yanı sıra başvurduğu en etkili yöntem ise anlatıının hikâyeyi çatıdaki babanın gözünden anlatmasıdır. yazar, bakan göz olarak baba karakterini kullanmayı tercih etmiştir; çünkü bu hikâyede kendisiyle empati kurmanın en müsait olan karakter babadan başkası değildir. bunun nedeni ise, baba karakterinin tüm olup bitenleri en net şekilde görüyor oluşudur. çocuğun küfeyi düşürmesinin ardından apartman girişinde yaşanan dramatik olaylar bütünü, babanın gözünden çaresizlikle seyrettirilir okuyuculara. babanın yaşadığı bu “eli-kolu bağlılık” durumu, çocuğun uğradığı haksızlığın yarattığı öfkeyi iki katına çıkarır okuyucuda. hikâyede asıl olay, hamallık yapan çocuk ile mal sahibi ve onun uşağı arasında yaşananlardır ve bu yaşananları okuyucuya aktarıp okuyucunun tarafgirliğini ikiye katlamak amacıyla baba karakteri anlatıcı göz olarak kullanılmıştır. böylece bütün hikâyeyi çatıdaki babanın gözünden okuyup izleyen okuyucu, sonunda çatıdaki adamın seyirci kaldıkları yüzünden ölümünü, mal sahibinin ise acımasızlığını, umursamazlığını açık biçimde görerek pozisyonunu alacaktır.

    1
  • kanaatimce enfes bir behçet necatigil şiiridir.

    edebiyatımızda “ev” kavramı denince akıllara gelen ilk şairdir behçet necatigil. öyle ki kendisi, “evler şairi” olarak sıfatlandırılır; çünkü necatigil’in şiiri çoğunlukla ev kavramını mesele edinir; bunu yaparken sığ bir bakış açısından oldukça uzaktır şair. evleri katman katman irdeler. okuyucuyu toplum-mekân uyumu ve evlerin bireyin konumuna etki edişi gibi meselelere yönlendirir şiirlerinde. şairin kendisi de bu durumu şöyle açıklar: “benim şiirim ya evlere övgüdür ya da bir ağıt.” işte behçet necatigil, “evler” isimli şiirinde evleri halklarıyla birlikte bir bütün olarak yansıtarak ve çeşitli imgeler ve çağrışımlar kullanarak sosyal adaletsizliğin simgesi olarak kullanmıştır.
    şiirde evler, sınıfsal haksızlıkların başlangıç noktası olarak yansıtılır. tamamı boyunca toplumsal adaletsizliğe göndermelerde bulunulan şiirin “insanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.” dizesiyle başlaması buna kanıt niteliğindedir. bu kuvvetli giriş dizesi, okuyucunun insanlığın ilk zamanlarına saniyeler içerisinde gidip yaşadığı zamana geri dönmesini sağlar. devamında “irili ufaklı, birbirinden farklı / ahşap evler, kâğıt evler yaptılar / doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu / evlerin içi devir devir değişti / evlerin dışı pencere, duvar.” mısralarının bulunduğu ilk kıta, genel bir “ev” portresi yaratarak, okuyucuyu şiirin devamına hazırlar. şiirin ikinci kıtası, evler üzerinden sosyal haksızlıklara yapılacak işaretlerin başlangıcıdır: “vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde / kalbi kara insanlar oturdu / gündelik korkuların çökerttiği evlerde / o fıkara insanlar oturdu.” necatigil, haksız kazançlara işaret eden “vurulmuş vurgunların yücelttiği evler” imgesi ve bu evlerin içerisinde oturan “kalbi kara insanlar” ile “gündelik korkuların yükü altında ezilen evlerde oturan fıkara insanlar” diyerek iki farklı sosyal sınıf karşı karşıya getirir ve haksız kazancın neticesinde ortaya çıkan sosyal adaletsizliğe işarette bulunur. hatta, “o fıkara insanlar” sıfat tamlamasındaki “o”, okuyucuda bir farkındalık uyandırmak, “fıkara insanlar” demeden önce bir vurgu yaratmak için kullanılır. bir sonraki kıtada “kimi hayata doymuş göründü / bazıları zamana uydular” diyerek şair, aynı eşitsizliği farklı imgelerle işlemiştir. “hayata doymuş göründü” imgesiyle yaşamdan alacağını almış, memnun ev halklarına gönderme yaparak ve bunun karşısına “zamana uyan” yani zamanın rüzgarıyla savrularak yok olan evleri ve ev halkarını yerleştirerek bahsettiğimiz sınıf ayrımını ortaya koyar.
    şiirin ilerleyen kısımlarına gelindiğinde ise toplumsal eşitsizliğe işaret eden imgeler daha doğrudan anlatıma sahip bir hâle kavuşur: “küçükler, büyük adam yerine evlerin kiminde / çocukları işe koştu kalabalık aileler / okul çağlarının kadersiz yavruları / ufacık avuçlardan akşamları akan ter / tuz yerine geçti evlerin yemeğinde”. kuşkusuz “evlerin kiminde” derken şair, şiirin ikinci kıtasındaki “gündelik korkuların çökerttiği” evleri kasteder. bu evlerin karşısında -bu kıtada somut olarak anlatılmamışsa da- yine refah seviyesi yüksek, haksız kazançların üzerine temellendirilmiş, çocukların işe koşulmadığı evler vardır. “zengin evler fakir evlere çok yüksekten baktılar / kendi seviyesine evler kız verdi, kız aldı.” dizelerinde ise evlerin geometrik özellikleri ile ev halklarının kişilikleri arasında bir paralellik kurulur. kişileştirmeden daha öte de bir durumdur bu. yani, kendi seviyesine kız verip alanlar ev halklarıdır; fakat ev halklarını bu eşitsiz eyleme sürükleyen sebep, yaşamlarını sürdürdükleri evlerdir. işte evler ve sakinleri arasındaki bu etkileşim, sosyal eşitsizliğin meydana çıkışına neden olur. “bazıları özlediler daha yüksek hayatı / çırpındılar daha üste çıkmaya / evler bırakmadılar.” dizelerinde de aynı durum söz konusudur. üste çıkmak isteyen ve yüksek hayatı özleyenleri engelleyenler, kişilik özellikleri “vurulmuş vurgunların yücelttiği evler” ile paralellik gösterir. bu da yine öne sürdüğümüz önermeye, evlerin sosyal sınıflar arasındaki eşitsizliğe sebep oluşuna, kanıt teşkil eder.
    şiirin son kıtasıysa toplumsal adaletsizlikten payını almış başka insanlara değinir. şiir boyunca “vurulmuş vurgunların yücelttiği evler-ev halkları” ile “gündelik korkuların çökerttiği evler-ev halkları” karşılaştırılır; fakat son kıtada bu iki gruba da dahil olmayan bir kesim çıkar karşımıza. bu kesim, evsizlerdir: “şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı / kulübeler, evler, hanlar, apartımanlar / bölüşüldü oda oda / bölüşüldü kapı kapı / ama size hiçbir hisse ayrılmadı / duvar dipleri, yangın yerleri halkı / külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar.” bu dizelerle ev sahibi bile olamayanlara adeta seslenen şair, toplumsal adaletsizlikten en çok etkilenenler olarak onları işaret eder. yani, “ev” kavramının getirdiği eşitsizlik insanları “lüks ev sahipleri” ve “standart ev sahipleri” diye iki gruba bölmekle kalmayarak ortaya “ev sahibi olamayanlar” diye bir kesimin de çıkmasına sebep olur.
    sonuç olarak söylenebilir ki “evler” şiirinde behçet necatigil, ev motifini insanları sınıfsal bir eşitsizliğe iten sebep olarak işler. bu sınıfsal eşitsizlik ortaya üç farklı sınıf ortaya çıkarmıştır: haksız kazançlarla elde edilmiş evlerde yaşayanlar, günlük sıkıntıların arasında sıkışmış insanların yaşadığı standart seviyeli evler ve bu ikisinin de tam karşısında bulunan ev sahibi olamayan insanlar. yüzyıllar boyunca yaşadıkları evlerin geometrik özelliklerine göre toplumdaki yerlerini alan bu üç sınıf birçok imge ve göndermelerle birbirleriyle karşılaştırılarak evlerin toplumu nasıl sosyal adaletsizlikle ayrıştırdığı gözler önüne serilir şiirde.

  • oğuz atay’ın, üç hikâyecinin (anlatıcı, yahudi ve kadın hikâyeci) ülkenin neresinde olduğunu bilmediğimiz bir tren istasyonunda hem hikâye yazıp hem de hikayelerini satma çabalarını konu edinen demiryolu hikayecileri-bir rüya isimli eseri, birçok açıdan okunmaya açık bir hikâyedir. henüz ilk cümlesiyle birlikte bir masal alemine girer gibi olduğumuz bu hikâyede, geçmişlerine dair bilgi sahibi olmadığımız üç hikâye yazarıyla istasyon şefi arasında bir etkileşim vardır; fakat bu etkileşimde, çoğunlukla alıcı konumunda olanlar hikâyecilerken, etki yaratan konumunda istasyon şefi bulunmaktadır. istasyon şefi önceleri yalnızca istasyondaki otoriteyken, daha sonra hikâyecilerin kalemlerini de kontrol altına almaya çalışan otoriteye evrilecektir. bu yazımda, yukarıda bahsettiğim evrilme sürecini hikâyeden alıntılara dayanarak ve satır araları okumalarıyla göstermeye çalışacağım.
    istasyon şefi ile öykünün hemen başlarında “…oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.” cümlesiyle tanışırız. bu cümlenin kendisinden ve devamından öğrendiğimize göre istasyon şefi, istasyondaki bütün işlerden sorumlu olan tek kişidir. “ona da hak veriyorduk bir bakıma: makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak… bütün işler tek bir adamın üzerindeydi.” buradan yola çıkarak da istasyon şefi, hikâyenin başlarında istasyondaki bütün işlere yetişmeye çalışan, hikâyecilerin yaptıkları ile pek fazla ilgilenmeyen, sadece ‘istasyonun otoritesi’ konumundadır diyebiliriz. ekspres treninin istasyona uğradığı gece yarılarında hikâyecileri uyandırmasının ve zaman zaman onlara “siz esnaf hikâyecilerisiniz” demesinin dışında hikâyecilerle çok fazla işi yoktur istasyon şefinin. hikâye satışları bu sıralarda fena olmasa da zamanla satışlar düşecek ve istasyon şefi bu düşüşlerin sebeplerinden biri olarak bu durumdan şikâyet etmeye başlayan bir makam olarak karşımıza çıkacaktır. bu durum hikâyecilerin yazım süreçlerini doğrudan olumsuz etkileyecektir.
    ifade edildiği gibi, hikâye ilerledikçe istasyon şefininin kurgudaki görevinin trenlere bilet satmak, kapıları açmak ve kapatmakla sınırlı olmadığını görürüz. onun üç hikâyeciye “siz esnaf hikâyecilerisiniz” diyerek sonu gelmez bir tartışmanın açılmasına ve hikâyecilerin, özellikle de anlatıcı konumundaki hikâyecinin, içerlenmesine sebep oluşundan hareketle istasyon şefinin -zaman zaman- hikâyecilerin yazın sürecine, sarf ettiği sözlerle, olumsuz etkilerde bulunduğuna şahit oluruz. daha sonra öğrendiğimize göre hikâyeciler, geçimlerini sağlayabilecekleri başka bir iş olmadığı için, istasyon şefi ile iyi geçinmeye, onunla olabildiğince ters düşmemeye özen göstermektedirler. bundan ziyâde, hikâyecilerin istasyon şefinin daktilosuyla hikâyelerini kopya ettikleri bilgisi de hikâyecilerin geçimlerinin büsbütün istasyon şefine bağlı olduğunu gösteren bir ipucu olarak karşımıza çıkar.
    otoritenin bir yansıması olan istasyon şefinin istasyonun düzeninden sorumlu olduğunu ve hikâyecilerin yapabilecekleri başka bir işin ve gidebilecekleri başka bir yerin olmadığını da göz önünde bulundursak, hikâyecilerin içerisinde bulundukları durumu bir “eli-kolu bağlılık” ya da “çaresizlik” olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. bu çaresizlik hâli, hikâyecilerden birinin hastalanması ve istasyon şefinin gittikçe artan otoritesi, hikâyeciler için durumu daha da kötü bir noktaya getirecektir. hikâyecilerin yazdıklarından birer kopya edinerek özel bir dosyada saklayan istasyon şefi -ki bu da onun otoritesinin varlığına bir kanıttır- durumu daha da içinden çıkılmaz hâle sokacaktır. yahudi hikâyecinin hastalanması ve eskisi kadar üretken olamaması, istasyon şefinin hikâyeciler üzerindeki baskısının artmasının bir başka nedeni olarak karşımıza çıkar. anlatıcı konumundaki hikâyeci hasta arkadaşının hikâyelerini de kendisi yazmaya başlar; fakat istasyon şefi bunları yetersiz bulur ve yönetmeliğe göre “kulübelerinin kirasını çıkarmaları için daha çok yazmaları gerektiğini” ileri sürer. “yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.” bu ise, istasyon şefinin hikâyeciler üzerindeki otoritesinin en üst seviyeye vardığının işaretidir.
    yönetmelikler, her hikâyeden birer kopya, yazılanların azlığı-çokluğu derken, istasyon şefi hikâyelerin içeriklerine de müdahale ederek “istasyonun” şefi olmaktan çıkıp adetâ hikâyecilerin de şefi oluverir: “şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikayeler yazmamızı istiyordu.”. yahudi hikâyecinin ölümünün ardından kadın hikâyecinin bir gece trenle ansızın gidişi, anlatıcı hikâyecinin iyice yalnızlaşmasına neden olur. tüm bu olumsuzluklar toplamı onun yazın sürecini daha da kötüye sürüklerken son ve en ciddi boyutta olan darbe ise tıpkı daha önceki örneklerdeki gibi istasyon şefinden gelir: “istasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum meselâ.” yani, artık birbaşına kalan anlatıcı hikâyecinin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamaması da söz konusudur. yalnız kalan ve neredeyse fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelen anlatıcı hikâyeci, bu otorite baskısının etkisiyle yapayalnız hissedip adressiz mektuplar yazmaya başlar. kuşkusuz, demiryolu hikâyecileri-bir rüya öyküsü, o mektuplardan birisidir.
    sonuç olarak, hikâyede otoritenin bir yansıması olarak karşımıza çıkan istasyon şefi hikâyenin başlarında “otoriter” diye konumlandıramayacağımız, hikâyecilerin yazdıklarıyla, onlardan birer kopya alıp güvenlik nedeniyle özel bir dosyada toplamasının dışında pek alâkası olmayan bir karakterken; satışların giderek azalmasından ve yahudi hikâyecinin öykü yazamayacak kadar güçten düşmesinden ötürü anlatıcı hikâyecinin onun hikâyelerini de yazmaya başlamasının üzerine istasyon şefi otoritesini git gide hikâyecilerin yaşam kaynakları olan “yazma” eylemine kadar bulaştıracaktır.

  • ingilizcede "kötü" manasında kullanılan sıfat. kaynağı farsça "bed" kelimesidir. tıpkı bir başka farsça kelime olan "nâm" ın ingilizceye "name" olarak gecişi gibi. dūhter ve daughter'da da aynı şey geçerli.

  • Attilâ, psikolojik çözümlemeler yapma konusunda edebiyatımızın usta kalemlerinden olan Peyami Safa'nın 1940'lı yılların başlarında yazdığı yegâne tarihî romanıdır. Yazar, okuyucusuna kendisini Attilâ'nın yanında savaşan atlı askerlerden birisi gibi yahut Attilâ'nın sırdaşı gibi hissedebileceği bir sahicilik sunuyor bu eserinde. Batı'nın "geçtiği yerde ot yeşermez" şeklinde tasvir ettiği büyük Hun hakanı Attilâ'ya bizim penceremizden bakıyor.

    Kitabın bir diğer önemli özelliği ise yazarın bilhassa Bizanslı tarihçilerin kaydettiği bilgilerden faydalanmış olması. Bu özellik, okuduğumuz çoğu tarihi romanda bulunmadığından, esere farklı bir önem katıyor. Müellif, adeta kendisiyle özdeşleşmiş "psikolojik tasvir" hususunu da esgeçmeyerek Attila'nın sapasağlam bir iradeye sahip oluşunun yanı sıra onun şahsına münhasır yumuşak huyluluğa ve derin bir merhamet duygusuna da kaleminin kudretiyle değiniyor. Bu da, eseri diğer tarihi romanlardan ayıran özelliklerden. Yazar, romanına giriş yapmadan önce "Attilâ Romanını izah Eden Başlangıç" başlıklı bir yazıyla roman hakkında fikir veriyor okuyucularına. O kısmın bir parçasını buraya alıntılıyoruz:

    “Attilâ kimdir? Bunu kimse iyi bilmiyor. Bizzat kendi bile kendisini meçhuller içinde hissetmiştir. Kimdir Attilâ? Buna, beşinci asır halkının hayal gücüne tercüman olarak şöyle cevap verelim: O, sessiz yollarıyla, gölge vermeyen şeffaf dallarıyla, alçak çalılarıyla, tavuklarla serçelerden başka bir kuş sesi duyulmayan nihayetsiz bir çölde, çalılarla şeytanlardan doğmuştur..."

    Peyami Safa okuyucuları, onun cümlelerinin bir çırpıda anlaşılmasının güç olduğunu ve cümlelerini sindire sindire okumak gerektiğini tecrübe etmişlerdir. Safa'nın eserlerinde görmeye alışık olduğumuz, okuyucuya tatlı bir yorgunluk veren ve bazen de ikinci defa okunmayı gerektiren cümleler bu eserde çok da fazla bulunmuyor diyebiliriz. Zaman zaman rastlanan nispeten biraz daha eski kelimeler ve tamlamalar için de yayın evi, eserin sonuna okura kolaylık sağlayan bir sözlük eklemiş.

    Safa'nın diğer eserlerinin büyüklüğünden dolayı gölgede kalmış bu eserinde, gerçeklik çizgisinden de mümkün olduğunca kopmama eğiliminde olduğu gözlenebiliyor. Öyle ki, naklettiklerinden Attilâ ile alakalı bilgilere ulaştığımız Bizanslı müverrih Prisküs ve daha başka dönem tarihçileri romanın önemli karakterlerinden olup çıkıveriyorlar. Yazarın yararlandığı kaynaklar da buna kanıt niteliğinde.

    Hülâsa, Peyami Safa'nın "Attilâ"sı, okurunu bir başka Attilâ ile tanışmaya çağırıyor; Savaşan, fetheden, yenen, yenilen, âşık olan, bağışlayan, bir başka Attilâ...

  • a ship like a country

    Yönetmen koltuğunda Tolga Karaçelik’in oturduğu Sarmaşık, kazandığı ödüllerle 2015’e damga vuran filmlerden. Film, Türk sinema tarihine damga vurmuş bir diğer film olan Gemide ile bazı benzerliklere sahip olsa da çekim kalitesi, metafor kullanımları ve oyunculuklar açısından bir gömlek daha üstte. “A Ship Like a Country” sloganıyla tanıdığımız Gemide filminin Sarmaşık ile olan benzerliği de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Sarmaşık’da da Sarmaşık isimli gemi üzerinden, gerilimi bol bir Türkiye portresi çiziliyor.
    Filmin konusuna gelecek olursak, tahliye limanı olan Angola’ya giden Sarmaşık isimli geminin armatörü iflas eder. Geminin iflas etmesinin ardından gemi kaptanı armatöre ulaşmaya çalışır fakat bu çabalar başarısızlıkla neticelenir. Armatörün iflasından önceki zaman zarfı içerisinde de uzun süredir maaşlarını alamamış olan gemi mürettebatı gemiyi terk ederken, gemiyi olası tehlikelere karşı korumaları için mürettebattan altı kişi gemide kalır. Beybaba (kaptan), Alper, Nadir, Cenk, ismail ve filmin en gizemli adamı Kürt bu altı kişiyi oluşturan isimlerdir. Denizin ortasında, armatörü iflas etmiş bir gemide en başlarda her şey yolunda giderken, gemideki erzağın tükenmesiyle işler sarpa sarmaya başlayacaktır. Film, tam da bu noktada başlar aslında. Yönetmen Tolga Karaçelik bu durumu verdiği bir röportajda şöyle açıklar: “Filmin temelini bu soru oluşturuyor. ‘Bir gemide işler yolunda gitmezse neler olur?’”

    Gemideki yiyeceklerin azalmaya başlaması, işlerin yolunda gitmemesinin başlangıcı olur. Filmde, böylesine bozuk bir düzende her karakterin kendi kişiliğine daha sıkı sarılışı filmin gerilimini zirveye çıkaran en önemli etken. Beybaba, kaptanlık vasfına daha sıkı sarılır örneğin. Daha despot, otoriter bir hava çizmeye başlar. Bu ise, günümüzde sıkça rastladığımız bencil liderlere göndermedir. Diğer yandan dini bütün bir karaktere sahip olan ismail, bu kargaşa ortamında otoritenin yanında yer alır ve otoritenin (Beybaba’nın) karşısında olan ve hiyerarşiye baş kaldıran Cenk ve Nadir’in de karşısında durur. Bu karakter konumlandırmalarının en ilginç olanı ise şüphesiz Kürt’tür. Kürt karakteri, özellikle iki taraftan birine yerleştirilmez. Kürt, Cenk tarafından denize itilerek ölürken gemide onun hayaleti dolaşmaya başlar. Kürt’ün hayaleti, gemideki herkese korku verir, geceleri onların uykularını böler. Onun ölümü, gemideki lanetin de başlangıcıdır. Artık ölmüş olmasına rağmen Kürt, aslında filmde kendini en fazla hissettiren karakterdir. Onun yok oluşuyla artan gerginlik, filmin sonuna kadar kendisini hissettirecektir.

    Film, metafor kullanımı açısından da göz doldurmaktadır. Toplam üç bölümden oluşan filmin birinci bölümünden itibaren kullanılan “sümüklü böcek (salyangoz)” metaforunun gemideki karakterlerin gerçek yaşamdan uzaklaşmalarını temsil ediyor oluşu kuvvetle muhtemeldir. Filmin her bölümün başlangıcında Samuel Taylor’un “Yaşlı Gemici” isimli şiirinin bir kıtası gösterilir. Yönetmen Tolga Karaçelik ise filmdeki sümüklü böcek metaforunu şiirde geçen “sümüklü yaratıklar” kavramından etkilenerek oluşturduğunu söylemiştir. Hantal, ağır ve yaşamın akış hızının çok gerisinde olan sümüklü böcekler, gemideki karakterlerin apaçık birer yansımasıdır.
    Filmdeki oyunculuklar ise kusursuz denebilecek kadar iyi. Tüm oyunculuklar ayarında, olması gerektiği gibi. Tabii burada Nadir Sarıbacak’a ayrı bir parantez açmak şart. Öylesine kaliteli bir oyunculuk sergilemiş ki izleyici “Ondan başkası oynayamazdı.” dese yeridir. Beybaba’nın otorite tiplemesi, Cenk’in bakışlarıyla başkaldırması, ismail’in yancı tavrı, Kürt’ün var ile yok arasındaki ruh hali…
    Tüm bu karakterlere can veren oyuncular kaliteleriyle ve rolleriyle bütünleşmeleriyle filmi zirveye taşımışlar.

    Filmi anlamlı ve güzel kılan bir diğer etken ise sosyal olayların göz ardı edilmemesi. Ülkemizde geniş tartışmalara sebep olan Sulukule evlerinin yıkılması, Kürt açılımı meselesi bunlardan ikisi.
    Sonuç olarak, bencil bir otoritesiyle, esrarkeşiyle, alkoliğiyle, dindarıyla ve Kürt’ü ile Sarmaşık, bariz bir Türkiye portresi çiziyor. Tüm bu tipleri “gitmeyen bir gemide” yani Türkiye’de bir araya getiren yönetmen, filmin sonuna bir kördüğüm atmadan, takdiri izleyiciye bırakıyor. Yönetmenin filme dair notu ise buna kanıt teşkil eder nitelikte:
    “Gemi gitmiyorsa biz ona gemi diyemeyiz, deniz artık bitmiştir orada. Peki kaptanla ne yapacağız? işlevini, otoritesini kaybetmiş bir hiyerarşi, gücünü devam ettirmek için neler yapar? Ülkemde ve birçok siyasi sistemde gördüğüm tıkanmışlıktan beslendim yazarken.”

  • iki müphem. ikisinin de düşmanı var. Doğru bizden, yanlış plastik, yapay. Yapay olana meyilliyiz. Doğal sıkıcı, sıradan. Yapayda yeni mecralar, maceralar var. Yapay dışarıda. Dışarıya bakmaktan içimizi göremez olduk. Doğal, içimizde. Temiz, yapaylıktan uzak, problemsiz, çiçek, böcek, bir ütopya adeta. insan, kendisinden çok diğeriyle ilgilenen bir mahluk. ilgi, didiklemek ama anlamak için değil. Diğerine olan ilgi bile yarım yamalak. Tükenmek bilmeyen bir iştah, yamyamsı. Doymak bilmeyen bir zekâ ama çöp yiyor. Yapay, çöp. Doğal, ziyafet. Ziyafeti çöpten ayıramayan bir yığın. Reklamlar…

  • leyla ile mecnun dizisinin en zeki karakteriydi.

    ismail Abi,
    iyilik meleğiydi; fakat ismail Abi, iyinin de kötünün de farkında olup da iyiyi seçen bir karakterdi. Yani onunki doğuştan gelen bir saflık değildi. Doğuştan gelen saflığa sahip olan bir insan için “kötü” seçeneği yoktur. ismail Abi’nin böyle bir seçeneği vardı ama o bunu hiç kullanmadı. Bu nedenle kıymetliydi ismail Abi. Herkes arabayı itmeyi bıraktığında o da bırakabilirdi ama bırakmadı.
    Hep kendini feda etti. Hep kendinden verdi, başkaları için. Bu yüzden ismail ‘Abi’. Gerçek bir abi ama; çünkü dizide bir başka abi daha var. Abi olmak biraz da bunu gerektirir: Kendinden verebilmeyi. Kendinde olan azla yetinebilmeyi ama başkaları için hep çoğu istemeyi ya da isteyebilmeyi. isteyebilmeyi daha uygun. Çünkü “isteyebilmek” dediğimizde de bir tercih meselesi ortaya çıkıyor. Birçok seçenek arasından iyi (sonuçları ne olursa olsun) olanı tercih edebilmek, tek seçenek iyiyken iyiyi seçmekten daha kıymetlidir.
    Olan biten her şeyin farkındaydı. Dışarıdaki dünyada işlerin nasıl döndüğünü biliyordu Dışarıdaki dünya: Erdal Abi. Kötü bir adamdı Erdal Abi. Çıkarcı, pislik...
    "Erdal Abi kusura bakma bölüyorum ama ben ölüyorum."
    Mecnun ise ismail Abi’ye merhametle karışık sevgi besliyordu.
    “Senin baban….
    Senin baban o gemide be ismail Abi!”
    dediği sahneyi hatırlayın. “Senin baban öldü ya ismail Abi!” diyecekken, ismail Abi ismail Abi olduğu için demedi. ismail Abi’ye karşılık verdi bi’nevi. Hayal edelim, orada “Senin baban öldü ya ismail Abi!” deseydi ismail Abi’nin tepkisi ne olurdu? Gönül koyacağını sanmam. Zira gene iki seçenek çıkardı önüne. Gönül koymak ya da karşısındakini incitmek ve onu bir şekilde içerlerde öğütüp dışarıya yansıtmamaya çalışmak. ismail Abi ikincisini yapardı. ismail Abi güçlüydü. Bak burası doğuştan olabilir işte. Doğasında güçlülük vardı adamın. Tükenmiyordu, çoktan tükenmesi gerekirdi ama ısrarla ayakta duruyordu; belki de acıların en büyüğünü yaşadığından: Ölüm.
    Bunu sana birinin söylemesi gerekiyor,
    O gemi hiç gelmeyecek ismail Abi…

    1
  • gördüğüm en iyi torrent sitesi. hd seçenek de sunuyor hem. doluşun baylar bayanlar.

  • "şairler şiirler yazıyor.ressamlar resimler yapıyor ve biz ozanlar türküler söylüyoruz.peki bütün bunları niçin yapıyoruz?dünya alışkanlıktan değilde,sevgi ve mutluluktan dönsün diye."

    -hasret gültekin

  • beyoğlu'ndaki velvet indieground records isimli mekanda düzenlenen bir etkinliğe alkol tüketildiği sebebiyle yapılan saldırıdır.

    Bu yapılan düpedüz şerefsizliktir. "Ramazan ayında içmeyiver kardeşim" gibi bir tarafı yok bunun. insanlar içkilerini senin gözüne sokmuyorlar, mekanda kimseyi rahatsız etmeden yapıyorlar ne yapıyorlarsa. Yapılan saldırının kaynağı -bilinçli ya da bilinçsiz- baskıcı zihniyettir. Bunun sebebi konuşulursa, ülke siyasetinin etkisi de açık bir şekilde görülür. Çoğunluk olmak sana dayak atma hakkı veriyorsa, Çin'de öldürülen Müslümanları savunmayacaksın. Bu kadar basit. Çinliler de haklı o zaman, neticede çoğunluktalar ve onların inançlarına uygun şekilde davranmıyor Müslümanlar.
    Her iki durum da aynı. Dolayısıyla, o mekana saldırılmasının hiçbir açıklaması yok. Bu yaptıklarının karşılığını er ya da geç, öyle ya da böyle bir gün bulacaksınız.
    Bir mesele daha var: Genelleme.
    Bir topluluğa mensup kötü bir karakterden yola çıkarak genelleme yapan insanların, aynı genellemeyi iyi karakterden yola çıkarak yap(a)mamasını anlamlandıramıyorum. (a)'lı veya (a)'sız, art niyettir. iyisi mi vazgeçin genelleme yapmaktan. Ha illa yapacaksanız, buyrun size çıkış noktası:
    Ben ramazan ayında alkol satışı yapılıyor diye hiçbir mekana zarar vermedim.

  • /Yeni Başlayanlar için Hallac-ı Mansur/

    ❝öğrenciydi

    bir kıza aşıktı

    ve aynı zamanda başka bir senaryo üzerinde çalışıyordu❞

  • yaptığı uyarıda şöyle bir cümle kullanmış yazar:

    "bir çoğunuz üniversite öğrencilerisiniz yaptığınız hareket ve davranışlar bunu hiç göstermiyor.."

    bir moderatör böyle bir cümle kullanmamalı yazarlara karşı. küçük kardeşine nasihat veren abi tavrıdır bu. "bir çoğunuz" diyerek genellemeden kaçındığını belli etmek istemiş ama birçoğunu tanımadığı bir ortamda genellemeden böyle kaçınılmaz.


... tümü ...

bizi takip edin