the zero theorem

  • terry gilliam'ın brazil ve twelve monkeys filmlerinin ardından yine fütüristik bir dokunuşla ve distopik bir kurguyla karşımıza çıktığı mind fucking sinema yapıtı.

    --- spoiler ---

    filmin içeriği (görsel sunumu, replikleri, kurgusundaki çeşitli ironik bileşenleri, vesair) o kadar çok sembolik gönderme ile dolu ki, kısa bir süre sonra sahnelerde sübliminal mesajlar ve alt metinler aramaktan filmin ana kahramanı qohen'in kafasına ulaşıyorsunuz. aynı şekilde, filmin sonunda da kafa karışıklığı hissine kapılıyor, sanki giriş ve gelişme bölümlerinde bir şeyler kaçırmış olduğunuzu düşünüyorsunuz. filme yönelik eleştiriler genel olarak giderek biraz düşen temposu ve çok fazla simgesel anlatıda bulunma gayreti üzerine yoğunlaşmış. fakat, filmin sonuyla birlikte izleyicide yarattığı kafa karışıklığı, tıpkı hayatın belirli noktalarında durup duruken ardına bakma, geçmişte yaşadıklarına dair muhakeme yapma ihtiyacına kapılan insanın istençsizce kendini içinde bulduğu kafa karışıklığı gibi. benim açımdan sırf bu yünüyle bile kült yapıt olma özelliği taşıyor. ingmar bergman'ın kış ışığı (nattvardsgasterna) ve yedinci mühür (det sjunde inseglet) yapıtlarında olduğu gibi, filmin sorusu ve sorunu başından bellidir, kendini gizlemez, ama filmin sonunda da soruların cevabı bulunamaz. çünkü, nesnel yargılarla cevaplanamayacak soru ve sorunlar için en makul olan, öznel yargılar için spekülatif ortamı sağlamaktır.

    yönetmenin daha önceki çalışmalarından (monty python's) the meaning of life filmine baktığımızda, orada insanın varoluş gayesinden ziyade yer yer insanı bilinçsiz tüketime yönelten düzene dair eleştirilere değindiğini görüyoruz. terry gilliam'ın insanın varoluş sorgusuna değinen bu filmindeki eleştirilerinin yönü de yine aynı. peki, burada insanın varoluş gayesine değinirken bilinçsiz tüketim olgusuna dair eleştirilere neden bu kadar vurgu yapılıyor? cevabı basit: çünkü insanın ömrü de tüketim unsurunun, tüketim etkinliğinin bir parçası. üretici olun ya da tüketici olun, sıradan olun ya da yaratıcı olun, hayatınız boyu varoluşunuza dair bir takım soruların peşinde olun ya da hayatınızı sizi tatmin edebilecek cevaplara hâlihazırda sahip olarak yaşadığınızı farz edin, hiç fark etmez, hayatınız öyle ya da böyle eninde sonunda tükenecek olan bir kaynak!

    filmde tüketim toplumuna karşı ağır bir eleştiri söz konusu. insanın tüketim ihtiyacı, kişisel bir eğilim olmaktan çıkıp tamamen toplumsal bir norm hâlini almıştır. çünkü, insanların sosyal hayattaki varoluşları, toplumsal aktivite ve bütünleşme biçimleri başlı başına bir tüketim etkinliğidir ve bu yönüyle tüketim, bireyin özgür etkinliklerinden biri olmaktan uzaktır. fakat, tüketime yoğunlaş(tırıl)mış bir toplumda çevresindeki insanlar bu düzenin bir parçası iken ana kahramanımız qohen'i ise tüketim furyasının dışında kalan bir birey olarak görüyoruz. onu sıradışı kılan şey, tüketim toplumunun bir bug'ı olması ya da bir başka ifadeyle, bir nevi içinde bulunduğu sistemin antitezini teşkil etmesi. filmin bir repliğinde geçen "minimalist görüntüde maksimum zekâ oranına sahip olma" sanırım qohen'i tanımlayan en iyi ifade.

    ve fakat, sistemi yönetenler tarafından insanların bilinçsiz tüketiciler hâline getirilerek köleleştirildiği bir ortamda bu düzenin bir antitezini teşkil etmek, en nihayetinde qohen'i bir "bilinçsiz tüketici" olmaktan ve tıpkı diğerleri gibi sadece sistemi besleyen bir "vasıta" olarak kullanılmaktan kurtarmıyor. evvelce de belirttiğim üzere, insanın ömrü de başlı başına bir tüketim unsuru. daha fazla ihtiyaç tayin et, olabildiğince onları tatmin et ve bu şekilde kısacık ömrü daha anlamlı hâle getir eğiliminde yaşayan diğer insanların aksine, qohen, sahip olduğu o kısacık ömre bir yön vereceğini vadeden bir tebliğin beklentisine saplantılı hâlde kalmış tekdüze hayatını sadece yaşamsal gereksinimlerini karşılayarak sürdürüyor. filmde geçen bir diyalogda, "ben de tıpkı diğerleri (insanlık) gibi sadece kovanı (dünya ya da dünya düzeni) için çalışan arılardan biriyim" diyen qohen, bu sözünde belirttiği üzere, kendisini ontolojik bakımdan diğerlerinden farklı ya da özel kılacak bir cevap bulmanın beklentisinde değil. aslında bir hiç uğruna yaşadığının ve ömrünün gün be gün tükendiğinin farkında. hayatındaki bu hiçlik olgusunun yarattığı kaosu gidermek için kendisine yönergeler verileceği saplantısında. fakat, kendi içindeki "hiçliğin varlığını ortadan kaldıracak" bu yönergenin temini karşılığında, ironik bir biçimde, "hiçliğin varlığını ispatlayacağı" bir projenin inisiyatifini alıyor. zaten, onu sistemi yönetenlerin kendi çıkarları için kullandıkları bir vasıta kılan da bir bakıma tek lüksü diyebileceğimiz bu dışa bağımlı saplantısı. filmin tüketim sorununu ele alırken, ihtiyacın niteliksel ve/veya niceliksel bağlamdaki mevcudiyetinden ziyade teminindeki dışa bağımlılık üzerinde durduğunu söyleyebiliriz ki, zaten distopyalarda bireysel özgürlüğün olmadığı dünyalar kurgulanır. kapitalizm dediğimiz şey de kısaca "üretim gücüne sahip olup tüketim gücüne yön verme" olarak ifade edilebilir. filmde sadece patronun işin ve iş yerinin sahibi oluşu, işçilerin yaptıkları işe ve çalıştıkları yere olan bağlılıklarının yüzeysel kalması, hatta patron çocuğunun bile hayli ilgili tutumu ve verimliliğine rağmen babasının işinde sadece bir stajyer olarak çalışıyor olması gibi günümüz iktisadî hayatına dair (sadece varlığı ile kendi eleştirisini doğuran) gerçeklere de vurgu yapılmakta.

    filmin çokça vurgu yaptığı şeylerden biri de giderek tüketim unsurunun temel dinamiklerinden biri hâline gelen sanal gerçeklikler ve simülatif zeminler. qohen'in ikide bir "0=%100 olmalıdır" şeklinde gelen ikazlarla asabının alt-üst edildiği matematiksel yöntemli kuram çalışmasını yürüttüğü ortam simülatif zeminli mesela. yine, otoriteyle ilişkisinin sona erişinin akabinde ve kendi kaosuyla yüzleşmesinin ardında ulaştığı anti-kaotik yer de sanal bir gerçeklik, ki burada, insanın sahip olduğu hayâl gücünün bile - john locke'un tabula rasa (boş levha) önermesine gönderme yaparak - zihnimize sonradan yerleşen/yerleştirilen verilerin nitelik ve niceliklerine bağlı bulunduğu çıkarımı da yapılabilir.

    filmde bir bölümü sembolik olmak üzere pek çok ironik durum ve gönderme mevcut. bu yüzden filmin detayları üzerine daha çokça kafa yorulabilir. örneğin, ana kahramanımızın her şeyin hiçbir şeye eşit ve anlamsız olduğunu ispatlayacak bir kuram üzerinde çalıştığı mekânın, tam aksine her şeyin özünde tek bir amaca yönelik olduğu görüşünü savunmak üzere inşa edilen yarı harabe durumda bir kilise binası olması gibi. geçmişe baktığımızda, aydınlanma dönemiyle birlikte bilimsel ve düşünsel gelişmelerin ivme kazandığı süreçte, teist yahut ateist olsun, birçok bilim ve düşünce insanının ilk eğitimlerinin kilise öğretileri üzerine olduğunu görüyoruz ve bu insanlar aldıkları o kilise öğretilerini kısmen değiştirecek ya da bütünüyle ortadan kaldıracak çalışmalara imza atmışlardır...

    filmde inşa edilmeye çalışılan kuramın sürekli yüzde doksan küsürlü oranlarda dolaşan sebep-sonuç ilişkileri ortaya koyması, fakat kendi içinde bir bütün oluşturmayı, mutlak bir yargıya varmayı başaramaması, nihilizmin yahut ateizmin, varoluşun rastlantısal olduğu görüşünün kendi içindeki bir özeleştirisi gibi duruyor.

    --- spoiler ---

    bizi takip edin

    omü sözlük © 2015


    birtakım şeyler: iletişim - - -