sait faik abasıyanık

  • alıntıdır:

    (...)

    "ben, iki insan ve bir hayvan düşünerek yağmurun altında, atikali'nin bilmediğim sokaklarına sapıyorum. bekçi düdükleri geliyor. bir evden deli gibi birisi fırlıyor. üstüme çullanıyor.

    - dostumu öldürdüm abi, diyor, sakla beni.

    paltomun cebini gösteriyorum. dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simidin susamları kokan cebimi. girip kayboluyor.

    - ismin ne senin? diye sesleniyorum cebime.

    - hidayet.

    - neden öldürdün; hidayet?

    - seviyordum be abi!

    - nasıl seviyordun; hidayet?

    - deli gibi be abi! gün onunla ağarıyordu. ben susam helvası satarım abi gündüzleri. cebin de mis gibi simit kokuyor abi. gün onunla ağarır; onunla kararırdı. bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. abi, rüyada gibi yaşardım. her laf gelir gider ona dayanırdı. insanlar bana bir laf söylerdi. o ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim. bir şey yesem içime sinmezdi. biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım. bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.

    - ismi neydi?

    - pakize.

    - sonra hidayet?

    - sonra abi... hava kararırdı. susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısıcacık.

    - sahiden mi?

    - yok be yalancıktan, hulyadan be abi! artık konuşur dururdum abi.

    - sus, gelen var, hidayet.

    hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzülürdü.

    yağmur dinmişti. ortalık bir parça ağarmış gibiydi.

    hidayet cebimden seslendi:

    - anlatayım mı ötesini abi?

    - anlatma, yeter bu kadarı.

    - peki abi, sustum. nasıl istersen abi. ama anlat beni panco'ya emi?

    - anlatırım hidayet.

    - ama ötesi daha kıyak abi.

    - ötesini ben uydururum hidayet. sen çık cebimden. palto da ıslandı. ikinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum.

    - peki abi.

    cebimdeki susam pire oldu. fatih camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi parıldadı.

    bir oh çektim. rahatlamıştım. keyiflenmiştim. panco'ya domuzuna bir hikaye anlatacaktım. hidayet, pakize'nin ta kalbine bir vuruşta kocaman bir çivi saplamıştı. başka çaresi yoktu. susam helvaları yiyen çocuklar, kadınlar hidayet'ten bu hikayeyi beklemezlerdi. susam helvası karın doyurmazdı. pakize, susam helvacıya da varamam a, demişti. seviyormuş... sevgi karın doyurur mu? hidayet o akşam süslenmiş, taksim'e çıkmıştı. on sekiz lira otuz yedi kuruş parası vardı. bir meyhaneye girdi, içti de içti. içtikçe hidayet'e koydu. artık minareye baktığı zaman minarenin aleminin göğe doğru yükselişini, pakize ilen bir bulutsuz ay mehtaplı gecede seyretmeyecekti, demek. hırkayışerif'e bu yol mu gider, diye bir kadıncağız sorduğu zaman, hidayet kafasının içinde sarı yün kazağı altında kaybolmuş, pakize'ye aynı suali sorup da: "bu yol mu gider, öteki mi, ben ne bileyim fatma hanım!" derse, o da kadıncağızın şaşırmış yüzüne gülümseyerek aynı şeyleri söylemeyecekti, ha!
    başını tüyler gibi, kediler gibi, temiz tülbentler ve mendiller gibi kokan pakize'nin dizlerine hiç mi hiç koyamayacaktı."

    (...)



    ayrıca bu başlık nasıl açılmamış olabilir? ayıp lan.

    1

    bizi takip edin

    omü sözlük © 2015


    birtakım şeyler: iletişim - - -