omü sözlük denemeleri

  • daha önce yazılarımı hiç bir mecra da paylaşmadığımı ve burada ki anonim şahsiyetime güvenerek yazdığımı belirtmeliyim. beklentiyi yükseltmek istemem ama insanların beni yazılarımdan tanıyabileceği hissine kapıldım hep, o yüzden korktum açıkcası.

    şimdi ise; benim taşıdığım bahane gibi veyahutta içinden geldiği gibi, insanların yazılarını paylaşmasını umut ediyorum.

    saygılarla

    --- spoiler ---

    huzur aramaya başladım. nice ruh perişan oldu benim daha yeni girdiğim bu yolda. ne zaman başlamıştı ki? doğru! bir akşamüstü azizliğinde, gökyüzünden miras kalan semt ışıklarına kaldırmıştım kahvemi. biten sigarama, sahip olmadığım hayatlara inat. koyan bir şeyler vardı... sırtımda varoluşun yükü, gözümün önünde ise akıp giden hayatımın kırıkları. diyecek onca şey, alıntı yapacak yüzlerce anı değerini kaybediyor; zamanın yavaş ama kendinden emin tik-tak'ları arasında. ne oldu sahi? bu kadar depresif olabileceğimiz ne mana yükledik ki bu yaşama. herkes bizim gibi mi? gördüğümüz insanlar nasıl mutluluk oyunları oynuyor? bir demli çaya nasıl bu denli gülümseme ve hayatın iyi yönlerini sıkıştırıyor!?

    oysa benim acıdı ya can yerim, işledi bir kere içime. tek dal sigaradan onlarca medet umdum. umdukça acıdı, acıdıkça içtim. benim ne sigaram bitti, ne umudum... bir ömür ilk nefesini, ecel terleri ile verdi bedenimde. tik-tak tik-tak.... makber belki aradığım huzurdur.



    --- spoiler ---

    not: ayrıca burada kendi yazılarını paylaşacak arkadaşlar oldukça, ben mevcut bu yazıma yenilerini seve, seve ekleyeceğim.

    8
  • zaman öldürme amacı güdülen bir entry içeriği olduğunu şimdiden siz değerli okurlara belirtmekte fayda var.

    --- spoiler ---

    yeni yılın gelen ilk sinyalleri bünyemize karışan alkolün ille orantılı olması beni ve çevremi şu anda fazlasıyla etkilendiğini görmemek mümkün değil. bir sigara daha yakıyorsun, bir bira daha açıyorsun, votka ve birayı karıştıran insanların amaçlarını anlamaya çalışıyorsun. bir sigara daha yakmalıyım, ama ne kelimelerden ne de bu zevkten vazgeçemiyorum. insanlar burada birileri ile muhattap, ben ise sizi kendime seçtim. eğlenelim, gülelim, sarhoş olalım mı diyelim? mutluluğun uzak anlamları... doydum artık, tokum. tekrar aç kalacağım günleri merak ile bu yıldan da bekliyorum. sikerler, bir yalan daha söylüyorum size. güzel zamanlar dilemekten öteye gidemiyorum...

    --- spoiler ---

    4
  • bugünü de boş geçmeyerek, iznim olmadan bir çok yerde yayımlanan yazılarımın en azından değerinin tarafımca ortaya çıkabileceği alanlarda tarafımdan paylaşılmasını arzu ederek, bugün de bir kaç yazı yayınlamaya karar verdim.

    --- spoiler ---

    yarın bunu okuyacak insana duyuru;

    bak canım kardeşim, sevgilim, insanım… sen bunu okuduğuna göre ya yazıma zorla ulaşmış yada arzum ve talebim doğrultusunda okuyorsun. sıkılma, bunalma sana beni yada sana seni anlatma çabası içinde yazmayacağım. ortamın, benim bunu yazarken alkol ve sigaranın diretmesi ile konu: aşk, para veyahutta sekse itiliyor. siktir et

    bugün, şu an bu kalemi elinde tutan ben az önce iş görüşmesine girip kendini pazarlayan benin aksine sana dürüst yaklaşacağım. çok değil yine birkaç dakika öncede hayatımın postasını koymuş biriydim. kulağıma gelen efe türküsü buraya yansımayı hak etti şu anda.

    misal etrafta herkes biri ile muhatap, kimi sevgilisi, kimi dostu, arkadaşı… kıymetini bil! ben sadece sana odaklandım. garsonun getirdiği gaz ile ikinci birayı söylemem cüzlanım için külfete, benim için keyife dönüştü.

    konu çok dağıldı bu yalnızlıkta… haklısın sen de sıkıldın, bir de beni anla ama… benim için belki de ilk defa fedakarlık yaparak bu saçmalığı okuyorsun. ikinci birayı söylemem gerektiğini ancak fark edebiliyorum. bu garson ama işinin ehli, iki hoş muhabbet, boş bardağı masadan kaldırıp ikinciyi getiriyorum diye bir diretme; çerez de getir! sanırım kalkmam gerekiyor, biram bitmek üzere ve garson gözünü masama dikti, üçüncüyü söylersem eve kadar yürümem gerekebilir. konu mu? konu buydu sayın okur. şu an! hayatımızda var olan bütün ayrıntılara, düne, bugüne, yarına inat! şu an… bir daha yaşayamayacak olduğumuz o tatlı, acı yada herhangi bir an!

    yavaştan toparlanırken kalemi çantama, yazımı ise size ulaştırma adına çantama koymak zorundayım. ikinci birayı söylemem hataydı, kabul ediyorum. laf aramızda, aramız da yaşanan bu iletişim için değerdi…

    --- spoiler ---

  • liberty thus anarchy'lerde bir akşam yemeği

    her şey, turgut azal'ın ısrarı ve liberty thus anarchy (kısaca: lta) için "çok iyi yemek yapıyor kitapsız bir akşam yemeğe gidelim marifetlerini gör" teklifi üzerine başladı. bunun üzerine, akşam saat 8'de liberty thus anarchy'lerde akşam yemeği yemek üzere sözleştik efendim.

    o akşam, saat 18.30 gibi konuk olacağım akşam yemeği için hazırlığımı tamamlamıştım. daha sonra evden çıktım. saat 19.30'a kadar, misafirliğe giderken hediye olarak ne götürebileceğimi düşündüm. hiçbir şey götürmemeye karar verip, saat 19.55 gibi soluğu liberty thus anarchy'lerde aldım. turgut azal çoktan gelmişti. lta, yemek hazır olana kadar oturma odasında beklerken sıkılmamam için bana birkaç parça dinletisi önerdi. kabul ettim, tabii. michael jackson'dan they don't care about us, chumbawamba'dan bella ciao, ccr'dan long as i can see the light, grup yorum'dan uğurlama gibi parçalar beklerken, lta sırasıyla; avril lavigne'den who knows, ışın karaca'dan kim bilir, taylor swift'ten mean, jennifer lopez'den una noche más ve onur akın'dan geceyi sana yazdım parçalarını çaldı. bu parçaları çalmasının amacı şarkılarla sübliminal mesaj vermekti elbette. ilk iki parça ile "cahil herif, bir halt bilmiyorsun" üçüncü parça ile "eve bile eli boş gelmişsin vasat herif" ve son iki parçayla "oysa biz senin için bu gece hazırlık yapmıştık" mesajlarını gönderdi bana. parçalar bittiğinde yemek hâlâ hazır değildi. bu sırada, lta'nın tatlı kedisi kapitol geldi eve. kapitol yemek hazır olana kadar bana aile fotoğraflarını gösterdi. varlığına dair tartışmalar yapılan anadolu parsının bir tanesinin, kapitol'ün büyük büyük amcalarından biri olduğunu öğrendim.

    saat 21.00 gibi nihayet yemeğe geçtik. lta, aşure yapmıştı efendim. evet, aşure. şaşırdım, çünkü hayatımda ilk defa aşure günü/haftası dışında aşure yiyecektim. daha da ilginci, aşureyi akşam yemeğinde ön yemek olarak yiyecektim. lta, aşure üzerinden madde-sentez ilişkisine biraz değindi. aşure sonrası, ben yine havalı bir yemek beklentisi içerisindeyken, ita yine beni şaşırtarak makarna tabağını önüme tak diye koyuverdi. makarnaya sos olarak sarımsaklı yoğurt hazırlamıştı. portakalın suyunu sıkıp portakal suyu yapmış, kabuklarını rendeleyip nane ve maydanoz ile sentezleyerek sarımsaklı yoğurt soslu makarna sonrası ağız kokusunu gidermek için tadımlık lokmalar hâline getirmişti. yemek devam ederken muhabbet, turgut azal'ın ısrarı üzerine politikaya kaydı. düalist bir yaklaşım üzerinden ontolojik olarak mhp-hdp ilişkisi temellendirildi önce. sonra, yine düalist yaklaşımla akp'nin sürrealist politikasının seçmen üzerinde bıraktığı realist olguyu çeşitli önermelerle sistematik bir şekilde açıkladık birlikte. ama chp'nin durumu için birçok felsefi akım üzerinden deneme-yanılma süreçleri yaşadık doğrusu. chp'nin, kendi içerisinde modernist yaklaşımı dogmatizmden yola çıkarak ilkelendirmesi yerine septisizmi deneyebileceği önermesinde bulunduk. diğer taraftan, mecliste muhalif kanat olarak septisizmi zaman zaman iyi uygulamarına rağmen, pragmatik yaklaşımdaki hataları sebebiyle kaybetmeye mahkum kalacaklarını da göz ardı etmedik. yemekten sonra çaylar geldi efendim. lta ve ben çayı tercih ederken, turgut azal, bir paket neskafe üçübirarada klasik tercihinde bulundu. turgut azal'ın neskafesine (ek olarak) şeker eklemesi üzerine kafası bozulan lta, ona bir güzel kapitalizm dersi verdi.

    saat 22.30 olduğunda, akşam yemeği için teşekkür edip artık eve gitmek için müsaade istemeye karar vermiştim. ama, bu isteğimi söylemeden önce lta'dan birkaç kitap tavsiyesi rica etmiş bulundum. bu sırada turgut azal, beni uyarmak amacıyla dirseği ile böğrüme vurmuş olsa da artık çok geçti. ita, ricamı severek kabul ederek kitap listesi hazırlamak üzere çoktan odasının yolunu tutmuştu bile. artık, o geceyi lta'larda geçirmek durumunda kalacaktım.

    ita listeyi hazırlarken, turgut azal, birlikte pes atalım önerisinde bulundu bana. kabul ettim. lâkin, turgut azal'a karşı ilk üç maçı farklı skorlarla kaybettikten sonra, dördüncü maçta da azamî kart sınırını aşıp maçın erken bitmesine sebebiyet vererek onu bu teklifi yaptığına bin pişman ettim. ardından, (ben, turgut ve kapitol) hepbirlikte eski bir ersan kuneri filmi açıp izlemeye başladık. kendisi kedi olmasına rağmen kapitol, insan belgeseli izlemeyi en az bizim kadar sevebiliyor efendim. filmi izlerken birbirimize sarılıp öylece uyuyakalmışız. sabah saat dokuz gibi uyandık. simit center'dan aldığımız poğaçalar ve evde demleme çayla birlikte kahvaltımızı yaptık. saat 10.30 gibi lta odasından çıkıp tamamladığı hayli kabarık kitap listesini bana verdi, sağolsun.

    6
  • Bir Ağustos akşamı günün son sigarasını içerken düşündüm: iyi bir insan olmak için iyi niyetli olmak yeterli değil. Etrafımızdaki insanların da bizi iyiliğe teşvik edecek davranışlarda, davranışlarda olmasa bile ruh halinde bulunmaları gerekir. bu uzun ince yol'u iyilik yaparak tamamlamak isteyen bir insanı ele alalım. Bu kişi, sürekli iyilik yapar, çevresi tarafından sevilir, sayılır; fakat onun yaptığı iyilikler daima tek taraflı kalır. Bu, yaptığı iyiliğe karşılık bir iyilik görmez demek değildir çünkü iyi insanlar yaptıkları iyiliklere karşılık beklemezler; fakat en azından, kendilerine karşı kötülükle davranılmasın isterler. Bu da bir bakıma karşılıktır diyebilirsiniz, evet öyledir ama bu, karşılıkların en azı, en haklı olanıdır ve kişinin bunu beklemesi oldukça doğaldır. Bu beklediğini bulamayan kişi o zaman yaptığı iyilikleri sorgulamaya başlayacak, karşılığında iyilik görmemesinden ziyade kendisine kötü muamele edildiğini düşünecek ve şu yargıya varacaktır: "Ben iyi bir insan olmak için çabalıyorum fakat etrafımdaki kimseler bunu bitmez tükenmez bir hazine olarak kullanıyorlar. Yani onlar için mesele, benim ne kadar iyi olduğum değil, onların bundan ne derecede çıkar sağlayabilecekleri."

    Bu yargı da sahibini doğallıkla rahatsız edecek ve bir yaşam gayesi olarak belirlediği iyiliği sınırlandırmasına sebep verecektir. Bu noktada iki soru ortaya çıkar. Bir, sorun iyi insanda mıdır yoksa ona kötü muamele eden arkadaşlarında mıdır? Eğer sorun iyi insandaysa nedeni şudur: Madem iyi bir insandır, kendisine karşı nasıl muamele edilirse edilsin iyilikten vazgeçmemelidir. Çünkü iyi olmak en ufak çıkarı -ne olursa olsun- dahi beklememektir. Eğer sorun ona kötü muamele eden arkadaşlarındaysa da nedeni şudur: Kötü arkadaş, insanın içerisinde boy veren iyilik piri için bir kement gibidir, onu yavaş yavaş boğar. Bu olay bir seviyeye kadar devam eder. Seviye ilerledikçe ve iyilik sahibinin nefesi daha da kesildikçe, sabır taşar ve iyilik sahibi kimse kendisini boğmaya çalışan kötü arkadaşlara elleriyle müdahale eder ve ölümden kurtulur. Bu nokta da bir mesele daha gün yüzüne çıkar. Boğulmaktan kurtulan iyilik sahibi artık iyi bir insan değildir arkadaşlarının gözünde. Çünkü o zamana kadar hep ılımlı kararlar almış, anlayışın alasını göstermiş ve olabildiğince hatta hiç üzmemiştir çevresindekileri, her şey pahasına da olsa; fakat o kemente müdahale ettiği an bütün büyü kaçmıştır, çünkü onun boğulması da arkadaşının bir isteğidir. Fakat o bunu reddetmiştir.
    Sözün kısası, ne kadar iyi olursa olsun bir kimse, onun iyiliği, çevresindekilerin görebildiği kadar olacaktır.

    1
  • sözlüğün antipatik dörtlüsünden kız isteme performansı

    her şey, benim liberty thus anarchy'nin kedisi kapitol'ü gezintiye çıkarmamla başladı. daha evden çıkıp 10-15 metre kadar yürümüştük ki, yan komşunun güzel kızı "ayy, ne salak şey o!" diye haykırarak koştu yanımıza. geldi, kapitol'ü aldı kucağına. seve seve bitiremedi. yalnız, neden "ne salak şey" dediğini anlamamakla birlikte, bunu söylerken kediyi mi yoksa beni mi kastetti, orası meçhuldür. neyse efendim, bu şekilde kendisiyle tanışmış da olduk. derken, sık sık buluşup, sohbet, muhabbet...

    sinan özen - evlere şenlik

    sonra, nasıl oldu bilemiyorum ama evlenmeye karar verdim onunla. hatun, güzel olmasına güzeldi, ama ben evlenecek adam değildim doğrusu. artık, başımı döndüren efsun kendisinden kaynaklı mıydı, yoksa işin içinde dahilî büyü-müyü işi var mıydı, bilemeyeceğim. ciddi olduğumuz için, kız evine haber gönderildi tabii; evlere şenlik kızınız var, bizim de onda gözümüz var. belki biraz da nazınız var; almaya geleceğiz vallahi...

    ben, ersan kuneri, liberty thus anarchy, turgut azal ve çaycı hasan abi biraraya gelerek, bu kız isteme durumu ile alâkalı strateji ve eylem planı yaptık. turgut azal, evin babası başta olmak üzere ev ahalisinin politik duruşunu sınayacaktı. buna göre ebeveynlere yalakalık yapılıp ortam ısıtılacaktı. turgut azal performansı sonrası, liberty thus anarchy devreye girecekti. duruma göre bir-iki tez/hipotez ortaya atacak ve kız babası başta olmak üzere ev ahalisinin beyin fonksiyonlarını yakacaktı. bu şekilde kız babasının iradesi elinden alındıktan sonra, kendisi de kızını evlendirmiş olan ve gerek kız babası psikolojisini, gerekse kız isteme ritüelini çok iyi bilen hasan abi de kızı isteyerek son noktayı koyacaktı. bunun dışında ben esas oğlandım, ersan da yancıydı. nasıl plan ama?

    kız istemeye gidildiğinde, genel strateji planı ortaya konur. turgut azal, laf lafı açarken mevzuyu politikaya getirir. evin babasının akp seçmeni olduğu öğrenilir. bunun üzerine turgut azal, daha kızı istememiş olmamıza rağmen sübliminal bir-iki mesajla evin babasına üç çocuk vaadi gönderir. tabii bu bir manipülasyondur. yoksa, benim evlenip hat-trick yapacağımdan falan değil. ortam ısıtıldıktan, kız babasının gözüne hafiften girildikten sonra, lta devreye girer. "oğlumuz ne işle meşgül acaba" gibi kız isteme ritüelinin olmazsa olmaz soruları karşısında, insan kaynakları tarihinden başlayarak, günümüzde alan uzmanlığının önemine kadar bir dizi tezi peşpeşe sıralar. bu tezlerin ardından, aile bireyleri üzerinde hafif dozda alınmış uyuşturucu semptomları ortaya çıkar. işler planlandığı gibi gitmektedir.

    plana göre, lta'nın ikinci, duruma göre üçüncü ayarı vermesinin ardından çaycı hasan abi'nin son hamleyi yapması beklenirken, ersan kuneri'nin bir ara gaza gelip kızı istemesi üzerine her şey alt-üst oldur. ersan tabii, eğlence dünyası mensubu insan. piyasanın içerisinde. biz onun konuşma şeklini, üslubunu biliyoruz. ama, kız isterken sarf ettiği "...kızınız da gördüğüm kadarıyla daha önce hiç vurdurmamış. ben piyasada ne hatunlar gördüm, çoğu eline su dökemez maaşallah" gibi sözleri üzerine, evin babası, kızının evlenmek için değil, sermaye piyasası için istendiğini düşündü hâliyle...

    kız babası, kalp krizi geçirdi. allah'tan bir şey olmadı. lâkin, ona bir şey olmaması, bizim polis tarafından tutuklanmamamız için de geçerli bir sebep olmadı. normalde en fazla bir gece yatarımız vardı. ama, liberty thus anarchy'nin isminden kıllanan polis memuru arkadaşlar, bizi bir-iki gece daha misafir ettiler sağolsunlar. o koymadı da, bir bardak çay bile vermediler. bizim yüzümüzden çaycı hasan abi de çayocağı sahibi lütfi deyyusundan bir araba laf yedi.

    ama, neticede önemli olan, benim bir anlık gafletle alınmış bir kararla evlilik sandalına binmememdi zaten. öyle işte...

  • bugün için özel bir başlık açarak, paylaşacağım yazının bir denemeden çok otobiyografi ya da kişinin kendini dışa vurumu olarak nitelendirmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Durumdan kısaca söz etmek gerekirse; (bkz: son sigaram la valla bak isimli naçizane omü sözlük yazarı olan bendeniz'in, amerika da yaşayan kız arkadaşı ile arasında olan kültür farkı ve yaşama şeklinin farklılığına atıfta bulunarak attığı mesajı direkt olarak paylaşmak istiyorum. )

    neden özel bir durumu yada içeriği burada sizlerin gözü önünde paylaşıyorum. benin beni tanıdığı kadar sizin de beni tanımanız gerektiğini ve hatta kendimi ilk defa dışa vurmam gereken yerin de burası olduğuna inandığım için.

    unutmadan not; türkçesi iyi olmadığından dolayı, basit bir türkçe ile iletişim kuruyoruz onun dilinin gelişmesi için.


    --- spoiler ---

    Zor bir insanım. Kötü bir insanım. Kesinlikle haklısın. Tesadüfü ise senin ile ilk tanıştığımızda yazdığım yazıları buldum. ilginç, çünkü yedi ay önce benim bunların tamamını görebilmemdeydi.
    1- Yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum. insanların söylediklerimi ve yaptıklarımı yanlış yorumlamasının bir gün beni öldürecek şey olduğunu düşünüyorum.
    2- Genelde aptal, çirkin, yetersiz ve aşağılık hissediyorum kendimi. Çünkü daha iyisi olmam gerektiğini biliyorum. Kendimden ettiğim nefret beni daha güçlü biri yapıyor. Ama bu çevremi de zorluyor.
    3- Ben kimseyi kırmak ya da üzmek istemedim. Söylendiği gibi enerji vampirliğini bilerek yapmadım.
    4- Çok güçsüz olduğum bir zamanda, seni tanıdım. Ve gözlerimi açtım. Tekrar ayağa kalktım.
    5- Şeker bir aşkın ikimizin arasında olmayacağını biliyorum. Sen ve ben ne kadar benzesek de aslında o kadar farklıyız. Daha doğrusu ben anormalim.
    6- Planlarım var, ama seninle bütün olmak değil, seninle hep yan yana olmak.
    7- Sen döneceksin Amerika'ya, ben kalacağım Türkiye'de. Sonunda ben de gitmek zorunda kalacağım.
    8- Bugün iyi bir yazarım. Senin ile birlikte daha da iyi bir yazar olabilirdim. Ama olamayacağım.
    Bu yazıları senin ile ilk tanıştığım zamanlarda yazmıştım.
    Söylediğin şeylere gelirsek, hepsi bir yargı, cevaplarım da var aslında. Ama sen soru sormadın ve cevap istemedin o yüzden cevap vermeyeceğim bu konular hakkında. Sadece bilmeni istiyorum. Ben seni çok seviyorum. Ve önünde bir duvar olmayacağım. Ben seninle ilgili hiç bir zaman kötü bir şey düşünmedim. Bir gün diyorum kendime sürekli. Geri dönecek krallığım…

    Bir çok problemimiz var, bunlardan en çok canımı yakanı, beni tanımıyorsun. Ben Son sigaram la valla bak sana hiç olmadığım kadar dürüst olacağım bu yüzden. Çocukluğumu biliyorsun, üstün zeka konuşmaları aile baskıları ve beklentilerini. Ve bunların bana yüklediği sorumluluğu da biliyorsun. Kels ben normal göremiyorum dünyayı. Benim gördüğüm, hissettiğim, yaşadığım oldukça farklı. Sen çalıştın, sen geldin, sen gördün ve gittin. Ama bundan çok daha fazlası var benim dünya görüşümde. Ben çocukluğumdan beri ölümsüz olmayı istedim mesela bunu ne kadar biliyorsun? Ölümsüzlüğün beden olarak imkansız olduğunun hep farkındaydım, korkma hayalperest değilim. Paraya hiç değer vermedim ayrıca, para ile yapılacak şeylere de değer vermedim. Ben çevremin ve ailemin beni kabul etmesi için parayı kullandım sadece. Onların parayı bir araç, bir silah, bir hayat olarak gördükleri için ben onları para ile satın almak için parayı kullandım. Ama sana baktığımda beni anlamaya en yakın insan sen olduğunu hissettim. Ama sen de anladın, ama anlamamış gibi davrandın. Korktun bu dünya düzeninin içerisinde çürümekten, yok olmaktan. hissettiklerimi ve yaşadıklarımı da görmedin böylece. Sen gereken şeylere odaklandın; Para gibi, çalışmak gibi. Bunlar tabi ki gerekli, ama benim yolumda bir gerekleri ya da ihtiyaçları şimdilik yoktu. Senin hayatıma girmen, beni o kadar çok rahatlatmıştı ki. Sonunda kendime uzun bir hayatı birlikte geçirebileceğim beni hissedebilen birini bulduğumu söylüyordum. Ama sen hislerini dinlemedin, dünyanın sana sunduğu şeyleri görmeyi seçtin. Burada seni suçlamıyorum kesinlikle, ama beni anlamanı dilerdim. Zaman geçti, sen ile aramızda ki uzaklık sadece kilometre olmadı, bağlantımız da zayıfladı. Senin beklediğin şeyler ve benim hissettiğim şeyler her gün daha net olarak farklı olmaya başladı. Ama sana olan hislerim hiç değişmedi. Ben neden her gün intiharı düşünüyorum biliyor musun? Çünkü sonunu biliyorum bu hayatımın. Benim görüşüm, hissettiklerim, yaşama tarzımın hiç bir önemi yok çünkü bu dünyada. Ben kendime, bir ihtimal Kels bu farkı yaratarak beni anlayabilecek bir insan olabilir belki dedim. Sen direndin, dayanmaya çalıştın, savaştın. Ama haklıydın. Senin önünde duvar olmamalıydım! Bir gün derim kendime, bir gün belki para kazanırsam onu geri alırım derim. Bu kitap işleri, ya da düzenli bir işe girmeme sebebim ne zannediyorsun ki!? Ya da bu kitap işlerinde neden bütün planlarımı değiştirdim… Ben seni satın almaya çalışıyordum Kels. Ben seni bu dünyadan satın almaya çalıştım. Bütün insanların yaşadığı bu kapital dünyayı yenmeye çalışıyordum bunca zamandır. Sürekli düşünüyordum. Sürekli projelendirme yapıyordum. Sadece senin beklentilerin yoktu omuzlarımda, okul dışında bile Babam, annem benden çalışmamı istedi. Babam biraz olsun beni anlamak için savaştı, bana düzene uyum sağlayamayacak kadar farklı olduğumu anladığını söyledi. Ama bundan fazlasını yapamazdı, kapasitesi yetmeyecekti. Annem ise dünyanın içinde kendi dünyasını kurmuştu, kapital düzenin en güçlü parçası olmayı başarmıştı. Ama ben olamam, olduramam. Hissettiklerim ve gördüklerim, yaşadıklarım beni normal olmaktan uzaklaştırıyor.

    ilk okulda beni hiç kimse sevmezdi, sana anlatmıştım sanırım. Lisede de bu böyleydi. Üniversitede de pek farklı olduğunu söyleyemem. Ben tanrı olmak istiyorum Kels. Hastaneye neden gitmediğimi zannediyorsun. Neden hastalıklarımı önemsemediğimi zannediyorsun. Ya da bedenimin neden bu kadar önemsiz olduğunu düşündüğümü, düşünüyorsun? Ben daha büyük bir savaşın içindeyim, ben ruhumun ve enerjimin ölümsüzlüğü için savaşıyorum. Tıpkı Nietzsche gibi. Tıpkı Leonardo da Vinci gibi. Tıpkı Oğuz Atay gibi. En çok da Oğuz Atay gibi... O istanbul Teknik Üniversitesini bitirip mühendis olmayı başarmıştı. O iyi bir iş, iyi bir aile kurmayı başarmıştı. O içinde ki farklılığı bastırmayı başarmıştı, ama... Ama... ama… O bir gün iyi bir işi ve iyi bir ailesinin ona kattıkları sayesinde gördüğü rüyadan uyandı. Bu uyuşturucuların yaşattığı rüya ya da paralelliğin içinden gözlerini araladı. içinde ki gerçek OĞUZ ATAY'ı daha fazla susturamıyordu. Ve uyandığında her şey için çok geçti. Ama geç olması onun yapacaklarına engel olmadı, yine yürümeye devam etti. Bir çok eserini bize bırakarak enerjisini sonsuzluğa bir nebze olsun katmayı başardı. Benim Oğuz Atay'dan farkım, o Oğuz Atay okuyarak büyümedi. Ben onu bilerek, onun yaptığı hataları yapmak istemedim. Yalan bir evlilik, yanlış bir ilişki, düzenli bir iş, mutsuz bir hayat istemedim. Ben ölümü ondan çok daha erken seçtim. Ama ondan çok daha büyük işler yapmak için. Bu hayatta senin rolün ise, beni anlamanı beklemekten fazlası değildi. Senden ne paranı, ne benim için savaşmanı bekledim. Sen savaştın, minnettarım. Sen denedin, çok mutluyum. Ama bunlar benim istediğim şeyler değildi. Ben sadece senin beni anlamanı bekledim. Sen fazlasını yaptın, ama beni yine de anlamadın. Ben her seferinde beni anlamanı daha çok bekledim. Bazen sikerim, bu düzeni deneyeceğim dediğim zamanlar oldu, normal olmalıyım dedim kendime. iş bulmalıyım çalışmalıyım gibi. Ama bir kabus gibi oldu bu zamanlar da benim için. Zeki bir insan mıyım?
    Belki evet, belki hayır.
    Güçlü bir insan mıyım?
    Bu dünya için kesinlikle hayır.
    idealist biri miyim?
    Keşke olsam.
    Kim olduğumu bilen biri miyim?
    Bundan başka elimde hiç bir şey yok lanet olsun, evet!
    Seni seviyor ve bir gelecek için ortak yol bulmaya çalışıyor muyum?
    Tabi ki!

    Şu an California da saat 06:37 civarında. Kels, ben dünyayı değiştirecek adamım. Senin de bildiğin gibi o benim. Nietzsche gibi hatalarım ile değil, doğruluğum ile anılmak istiyorum. Leonardo da Vinci gibi sanat için toplumu bırakma niyetinde değilim. Albert Einstein gibi amaçlarım uğurunda milyonlarca kişiyi öldürecek bir idealist değilim. Ben Son sigaram la valla bak'ım farklı hatalar ile farklı güzellikler dünyaya bırakmak için buradayım. Ailem ve çevrem zeki olduğumu biliyorlar, ama bu kadarını benden beklemiyorlar. Ama ben kendimi bilerek, bunu yapacağım! Bir gün çok zengin biri olmayacağım, ama bir gün bu dünyanın Tanrıları arasında benim ismim de olacak. Tıpkı; Platon gibi! Tıpkı; Picasso gibi! Tıpkı; Hasan Sabbah gibi! ilk defa sana bu kadar açık konuştum; peki beni onlardan ayıran ve beni ben yapan ne biliyor musun? Başında söylediğim gibi, düşüncelerim, hayata bakış açım, yürümeyi seçtiğim yollar, perspektifim. Platon bunu felsefesi ile yaptı. Picasso resimleri ile. Hasan Sabbah insanları kullanarak. ( Hasan Sabbah'ı araştırmanı öneririm ) Ben ise bunları yaparken, kalemimi kullanacak ve yazdığım ve yarattığım kurgularda bunu başaracağım. Tolkien bir dil bilimciydi, amacı oluşturduğu dili dünyaya pazarlamaktı. G.R.R.Martin ise popülarite ve rant’ın esiri olmuş bu amaç ile kendi sanatından taviz veren biri olduğunu görmeyecek kadar kör değilim. Ben sadece YAZARIM! En iyisi olacağım gün, öleceğim gün olsa bile. Ben o güne kadar savaşacağım! Tıpkı seni sevdiğim gibi!

    Senin için savaşmadığımı söylüyorsun, ama beni bir kez bile hissetmedin. Senin için kendi içimde kopan fırtınaları bir kez bile görmedin! Benden ayrılabilirsin, beni terk edebilirsin, beni bırakıp gidebilirsin. Sana söz veriyorum kızmam, kızmam, kız’a’mam! Ben senin aksine, seni anlayabiliyorum. Senin için savaşamadığım gözükse de. Genelde çıkan kavgalarımız da hatırlarsan; Saygı vermediğini söyledim, Sadakat vermediğini söyledim, Sevgi vermediğini söyledim. Neden bu kadar çok denememe rağmen son sigaram la valla bak bana bunları söylemeye devam ediyor diye kendine sordun mu? istediklerimi yapmaya bile çalıştın gördüm! Ama neden? Senin kültürüne benim saygım oldu. Abartılı bir saygı sunamasam da, seni kültürünü anlamaya çalıştım. Ama sen Türk kültürünü ve düşünce yapısını aşağılayarak bu söylediğim şeyleri yaptın. Bak verdiklerini kabul ediyorum, ama içinde hiç kabul etmedin. Bunu da gördüm Kels. Sadakat'i veremediğin yer de burası. Sevgi verdin, ama kendi bildiğin şekilde verdin. Ortak bir sevgi anlayışı oluşturmak için çok savaştım, ama vermedin, veremedin. Denedin ama!

    Seni daha önce ya da daha sonra tanısaydım bir şeyler değişir miydi? Bence hayır. Doğru zamanda bir araya geldik. Senin gideceğin yol hemen, hemen belli. Bu yolda bana ihtiyacın olduğunu düşünmüyorum. Sen güçlü birisin Kels, bu dünya için, bu kapital düzen için hazırsın. Eğer yardım ettiysem, ben çok mutluyum. Edemediysem de özür dilerim. Ama ben bu kapital düzen için değil, bu dünya için değil, ben ölümsüzlük için yaşıyorum. Ben sonsuzluğa karışmak istiyorum. Yok olmak istemiyorum. Seni seviyorum, çok ciddiyim. Bu dünyada yaptığım sanat eserleri ve senden başka hiç bir şeyim yok. Belki dinlediğim müzikleri de çok seviyorumdur, ama bu hiç bir şey. Dünyayı değiştireceğim zaman gelecek, o gün yanımda olman tek umudum.


    --- spoiler ---

  • yine, yeni, yeniden merhabalar. odamın duvarında olan kısa bir yazı var, her sabah gözüme çarpacak şekilde duvara astığım, bunu paylaşmak ve bu şekilde yazıma geçmeyi arzu ediyorum.

    --- spoiler ---

    tam burada başladı hikayen, ya da bitti. halen daha emin değilsin kendinden, ama ol. olmak zorunda olduğun kişiye ulaş.gidenler hep oldu, sorma onlara nereye gittiklerini; sen onların getirdikleri ile kal! her şey iyi olacak sözünün senin için söylenemeyeceğini kabul et. gülümse kaderine son sigaram la valla bak, gülümse kaderine.

    --- spoiler ---

    bu yazı gibi nice yazı karşılıyor aslında dört duvar, bir yatak, bir masa'dan oluşan odamda beni. her birini tek, tek atmama imkan olsa keşke. gelmeniz, görmeniz gerek. hayır, gelip yaşamanız, bu odada da benim ile en az bir kez içmeniz gerek... ben ısmarlamam ama... elimden geldiğince, paylaşılan ya da paylaşılmaya yüz tutmuş eserlerimi sizlere sunuyorum. eser derken çıtayı yükseltmeyelim sadece verdiğim değeri betimlemekti niyetim.

    --- spoiler ---

    Çocukluğum Superman gibi doğa üstü güçleri olan bir kişilik olmanın hayalleri ile geçti. Bir gün hepimizin paylaştığı bu ortak hayalin benim için olan paydasında; ailem ve sevdiğim insanlara yardım etmek ön plandaydı. zaman içerisinde bu hayalim değişmedi fakat, zamanın acımasızlığı benim hayal gücümün azalması ile ortaya çıkan realite karşıladı. bırakın Superman olmayı, Clark Kent gibi bir gazeteci bile olamadım… ilk kez hayal kurup, tattığım hayal kırıklığı da bu oldu.

    Babam aile çevrelerinde pek sevilen bir kişi değildi, benim de benzeri olmamdan çekindiklerinden olsa gerek, kıyasladıkları kişi o yüzden hep babam olmuştu. Ne babamı, ne kendimi sevebildim bu yüzden. 11 yaşımdan beri çalışmaya diretilen ve bir yandan da mucizeyi başarmamı bekleyip okumamı istenen bana; Hiçbir zaman sorulmadı “ SEN NE iSTiYORSUN “ sorusu. Her bir hayalimi tek, tek ve özenle söndürmelerini izledim, buna üzülmedim. Bunu yapan kişilerin benim ile aynı kanı taşımasını kabul edemedim. Düşünsene özen ile kurduğun her bir hayalinin olmayacağı gerçeği ile yüzleşmeyi, Empati kurmayı denesene, hiçbir hayali gerçek olmayacak kadar güçsüz birini…


    --- spoiler ---

    fakat bugüne sığdırabilecek bir farklı yazım daha mevcut, az olan okuyucu sayımı kaybetmeyi göze alarak bunu da eklemek niyetindeyim, saygılarla.

    --- spoiler ---

    Yaşadığım düzinelerce ilişki oldu, övündüğümden değil bu sözlerim. Yaşananlar’ın kalıtsallaştığına dair bir eleştiri. Özlemek bile yoruyordu artık beni bulunduğum ilişkide. Sanki sevmek, yaşamak, umut etmek; ölümden farksızdı… Ama tek farkı doğmayı ve dolayısı ile yaşamayı seçemeyen benin, kendi ölümünü seçecek kadar özgür olması gerekirdi. Belli kesimler için dünya bu kadar yaşanası yerken, biz neden uyuşturuculardan başka güzellik göremedik? Acınası halimizi müzikler ile süsledik, bunu insanlardan gizlemek için sebepte görmedik bir süreden sonra. Ama peki ya yarınların, ilerisi diye soran her kişiden neden kaçtık? Bu kadar mı kendimizden korktuk, bu kadar mı yalnızlığı hayatımıza bağladık...

    Bedenimin sözde özgürlüğü artık beni tatmin edemiyor, biraz da düşüncelerime bunu tattırmak istiyorum... Sahip olduğum bedenin özgürlüğü mü, beni özgür düşünmekten alıkoyan? illa Nazım Hikmet veya Fazıl Say gibi mi bedenim esarette düşüncelerimi özgürleştireceğim!

    düşünceye özgürlük!


    --- spoiler ---

  • 2016 türkiyesi'nde hâlen kutuplaşma bilinci edinememiş bir ilkel insan modeli olarak mihrilugat

    kutuplaşma, iktisadî olarak ve/veya düşünce bazında kitlelerin birbiri içerisinde gösterdiği zıtlaşma, ayrışma durumudur.

    özellikle türkiye'de senelerdir kutuplaşma süregelmekte. lâkin, kutuplaşmadan bir sonuç alınamadığı da ortada. kutuplaşmada başarısız olunmasının sebebi, ülkede benim gibi salakların yaşıyor olması.

    ben ve benim gibi salaklar, bir türlü kutuplaşmayı beceremiyor. hâlbuki, onlar da bir kutupta pozisyon alabilseler, her şey daha güzel olacak ülkede. zannedilmesin ki bunu kasten yapıyoruz, hayır. biz de istiyoruz, ama olmuyor maalesef.

    kutuplaşmaya bir sosyal deney üzerinden bakalım şimdi:

    yerde ciddi bir miktar para buldum. bulduğum bu parayı, cebe indirmeyip, sahibine ulaştırılabilirliğini düşünerekten belediyenin kayıp bürosuna teslim ettim. sonra, yapılan bu davranışın salaklık olup olmadığını elli kişiye sordum; alınan cevaplar arasında, bu davranışın salaklık olduğunu söyleyenlerle, olmadığını düşünenler arasında nicelik bakımından pek bir fark olmadığını gördüm.

    bu durumda, parayı teslim etmeyip cebe indirmiş olsaydım, insanlara bunun salaklık olup olmadığını sorduğumda alacağım cevaplar arasında, yine salaksın diyecek azımsanmayacak bir çoğunluk olacağı için, her iki durumda da ortaya benim salak olduğumu gösterir deliller çıkıyor demektir.

    salaklığın kaçınılmaz olduğu bir durumda, salak olduğunuzu kabul etmeniz mantıklı olandır. dolayısıyla, ben de salak olduğumu kabul ediyorum.

    diğer taraftan, kutuplaşmanın önemi dünya coğrafyasında nasıl, buna bakalım;

    rusya itibariyle, dünyayı doğu ve batı olarak iki bloğa ayırdığımızda, doğu bloğunun genel olarak hâlen kutuplaşmayı becerememiş olduğunu görüyoruz. batı bloğunda ise durum farklı. onlar, kutuplaşmanın önemini uzun seneler önce keşfetmiş ve gerekeni yapmışlar.

    amerika kıtasında, kanada; avrupa'da ise norveç, isveç, danimarka ve finlandiya dikkat ederseniz kuzey kutup bölgesine oldukça yakın olan ülkeler. bu ülkelerin ortak sıkıntılarına baktığımızda, tek sıkıntıları, sıkıntılarının olmayışı. avrupa'da yunanistan, italya, ispanya güneydeki ve sıkıntıları büyük ülkeler. amerika'da da güneye doğru gidildikçe ülkelerin sıkıntıları büyüyor. yani, kuzey kutup bölgesine doğru yaklaştıkça ülkelerin refah düzeyinde artış görülüyor.

    kaldı ki, kutuplaşma kuramını ortaya atan kişi de "isveçli" gunnar myrdal'dır.

    işbu veriler gösteriyor ki, batı bloğunda kuzey kutbuna doğru bilinçli bir kutuplaşma var. rusya, acaba bunu ne zaman fark edecek onu bilmiyorum.

    edit: imlâ

    2
  • Son zamanlarda başımdan geçen olayları düşünüyorumda, sanırım sıradan bir insanın dayanma sınırını şimdiye çoktan aşmıştı olanlar. Ama ben kendimi sıkıyorum, kontrolü kaybetmemeliyim çünkü sorumluluklarım var en başta aileme karşı. Şuan ki halimin baş sorumlusu olan sen (ki burada bu yaptığını bilinçli bir şekilde yapmadığını biliyorum, çünkü karakterin böyle. Senin gibi insanları bilirim, içinizde öyle korkaksınızdır ki ve bu korkaklığından ölümüne nefret ediyorsun eminim, senin hatan korkak olman değil, hatan bundan kurtulmaya çalışma biçimin. Bunu yaparken bir şeylerin arkasına saklanıyor olman hata, o gece kadınlığının arkasına saklandın, öfkeden deliye dönmüştüm görüyordun, ama biliyordun ki bir kadına vuramazdım"wink ifade simgesi" ve vuramadımda...) belki merak etmişsindir, aynı anda beş mikrocerrahi uzmanın girdiği beş saat süren ve akabinde bir gün yoğun bakımda yattığım maratonu sağ salim bitirdim. Ama hâlâ düşünüyorum sen orda şov yapma gereği duymasaydın ve ben bu şovuna karşılık kolumu kapının camına geçirmemiş olsaydım acaba gece nasıl sonlanırdı; büyük ihtimal sabaha kadar herkes biraz gergin olurdu ama kahvaltı dan sonra herkes yine can ciğer olurdu... Sana kızgın değilim, kolum sakat kalabilir önemli değil ama lütfen bu küçük fırsatcılık oyunlarını bırak, her ne kadar psikopat görünmeye çabalasanda zeki hatunsun, kendini ateşe atmazsın ancak üzerinden prim yapmaya çalıştığın kişi öyle bir manyak çıkarki seninle öyle bir oyun oynarki, oyunun sonunda ne pişmanlık ne o küçük dünyandan eser kalmış olur, bam başka biri olur çıkarsın. Senden en azından şunu beklerdim, küçük bir geçmiş olsun mesajı o zaman daha farklı düşünmeye çalışabilirdim ama şuan eminimki sen düşüncesiz egoist ve korkaksın, umarım birgün bu karakterin başına iş açmaz, böyle birşey olursa sana değil annene üzülürüm.

    1
  • yine ben diyerek, karşınıza naçizane yazılarım ile duruyorum. bugün bir kaç yazı daha paylaşarak geldiğim yere geri dönmek durumundayım.

    --- spoiler ---

    Gördüklerimize güveniyoruz, güvenmeliyiz de… Gözlerimizin bizi yanılttığı durumlar hiç mi olmadı peki? Misal; Her gece gökyüzüne baktığımızda, aslında milyonlarca yıl geçmişi seyrettiğimizin farkında bile değiliz… O kadar anlam yüklediğimiz yıldızlardan belki de geriye kalan ışıkları seyrediyoruz ve buna onlarca, binlerce mana yüklüyoruz.

    “ Gözler ruhun aynasıdır “ söylemini çoğu kişi savunur. Fakat ruhun aynası olabilecek tek yer ellerdir. Eller çeker her yaşanana rağmen yükü, gözler sürekli var olandan daha iyi bir yer aramak ile meşguldür. Biz bu söylemin biz de bıraktığı etki ile hayatımızı sürdürürüz. Bu bize var olan konumumuzdan bir adım ötesinde olmayı gerektirir. Bu bir döngüdür, istediğin yeri görür ve ulaşırsın. Sonra bunu tekrarlarsın. Böylece hayatımız sürer ve biter.

    Her yaşanana rağmen bize sahip çıkan ellerdir, bizi ayağa kaldıracak gücü ondan alırız. Yaşadığımız ne olursa, olsun her zaman devam edecek delayed’i ellerden alır ve gözlerimizin bize gösterdiği konum için tekrar, tekrar mücadele ederiz. Sonuç ne olursa olsun; Eller yorgun, gözler yine arayış içerisinde kalır.

    --- spoiler ---

    gidenler hep oldu hayatımızda, onları için söylenen acısı ile tatlısı ile olan bütün sözlere...

    --- spoiler ---

    “ Bu gidiş nereye? “
    Bu soru kaç kez içimi kemirdi, sayısını bile hatırlamıyorum. Hayatımda değer taşıyan nice kişi için soruldu, ama söylenemedi… Yine de merak ediyorum nereye gittiklerini? Bir market alış-verişi sırasında ilk kez içimden geçmişti; Ayrılacağımızı bildiğim günün sonunda bana içinde bulunduğumuz marketten bir ihtiyacım olup olmadığını sordu cebinde taşıdığı kredi kartına güvenerek ; “ ihtiyacım olan her şeye sahibim, fazlasıyla sana… “ diye cevap verdim. Gözleri doldu marketin içinde, birkaç saniye olduğu yerden ne o ne de ben kımıldayamadık. Bizim gözlerimizin birbirine sabitlendiği gibi, market içerisinde bulunan diğer insanların gözleri de bize kilitlenmişti. Yine de bu günün sonun da soracağım soruyu değiştirmedi. Gitti.

    Bu ve buna benzer birçok gidiş gördü bu gözler. Bir düşünürün sözlerine göre sanat gücünü yaşanan tecrübelerin acılığından alırmış. Ne kadar doğru ne kadar yanlış tartışılsa da, şu an da içinde bulunduğum konumda benim perspektifimin bu pencereden olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Yaşananları değiştirmek mümkün değil, fakat yarattıkları etkilere müdahale etmek sanırım kişinin elinde olan bir durum. Kimi insan yaşadıkları acı olaylara tecrübe diyerek, pollanacılık oynarlar, kimi ise hissettiği acı karşısında lanetler okuyarak bu kaderi değiştirmeye odaklanırlar. Benim içimde ki bu pollanacılığı yürütenin bir orospu olduğuna inanıyorum ben. Bilinen orospu tarifelerinde ki maddi ödemeler gibi benim içimde olan orospunun da ödemesi hayatımda ki iyimser bakış açısının geri dönüşü ile oluyor. Eğer hayatım yaşadığım belirli bir acı tecrübe sayesinde iyi bir sonuç alabildiyse, o işini iyi yaptığına çıkıyordu sonuç. Fakat eğer o tecrübe sadece beni üzüyor ise orospu suçun kendisinde değil bende olduğunu söylüyor ve beni gitmek ile tehdit ediyordu. Evet yanlış duymadınız beni tehdit de ediyor… Haklıydı da belki de, sonuçta o beni daha önce yaşadığım hataların benzeri olacağı konusunda uyarmış olmalıydı. Ben onu dinlemeyecek ve olayın büyüsüne kapılacak kadar kör olmam dışında tabi… Yine de kendisinin bir orospu olduğu gerçeği değişmiyor tabi ki. Hatta uyku perim ile eşcinsel bir ilişki içerisinde olduğunu da düşünüyorum, yatağa yattığım çoğu zaman. Çünkü ne uykum geliyor ne de beni iyi hissettirecek bir düşünce. En azından yatakta tek başına uzanırken, onların birlikte yatması ile kendimi avutuyorum.


    --- spoiler ---

    5
  • Daha önce yazmış olduğum bir yazı. Başka bir yerde bulunmakta. Bu başlığı görüp duruyordum. Genelde uzun uzun yazılar yazarım. Fakat bu yazım ne kadar bu başlığa uyar bilemiyorum. içimden gelenleri sohbet havasında yazdığım bir yazıdır bu.
    --- spoiler ---

    Yazmak istiyorum bu gece. Kendime bir sınır çizmeden yazmak. Sırf bunun için gittim bilgisayarı aldım geldim. Uyku mu? Var aslında. Bir bıkkınlık da var üzerimde. Çocuk ile konuşmaktan kaçınıyorum kaç gündür. Yazmaktan da kaçıyorum. Bir kendimden kaçamıyorum sanırım şu hayatta. MFÖ- Benim Hala Umudum Var diyordu. Dinledikçe umut bulmaya çalışıyordum. Tutunacak bir dal, bir çalı, bir taş parçası vs. Ne olursa. Yeter ki tutunayım. Ama şöyle bir baktım ki etrafıma hiçbir şeyim yok tutunacak. Bir şeyleri yoluna koymaya çalıştıkça hata yapan bir insan olup çıkmışım ben. Hatayı hata ile kapatıyorum. Her yaptığım hata ile de kendimden bir parça gönderiyorum. Her hatam ile Çocuk'u susturuyorum. Sesini kesiyorum onun. Yaşama tutunma sebeplerini elinden alıyorum. Öldürüyorum onu yavaşça. Evet bunu ben yapıyorum. istemeden kırıp yıkıyorum her tarafı. Elimden bir şey gelecek elbet, farkındayım bunun. Ama ne zaman elimden gelecek olan şeyi fark edeceğim ben? Ne zaman bana kendini gösterecek? O kendini gösterdiği zaman, benim onu uygulayacak gücüm olacak mı acaba? Şimdi bile tükenmiş hissediyorum kendimi. Şimdi bile bir yok oluş istiyorum kendim için. içimde bulunan birkaç "ben" ile beraber yok olmak. Kimsenin şu beğenmedikleri hayatlarında hiç var olmamış olmak istiyorum. Yokluğumun kimse de bir etki bırakmamasını istiyorum. istemekle olmuyor, farkındayım. Her istenilen olsaydı, şu anda ingiltere tahtında II. Elizabeth değil de Charles oturuyor olurdu. Kadının hiç ölmeye niyeti yok belli ki. Niyetinden çok vadesi gelmemiş. Şimdi baktım da 90 yaşına merdiven dayamış kadın. Neyse... Benim isteklerimin bir önemi yok. Ben sadece yön verebilirim hayatıma. Varacağım tek bir varış noktası var. Buna hangi yollardan varacağım ise benim alacağım kararlara bağlı. O noktaya kaç yaşında varacağım zaten belli. E bu durumda ben şunu istemişim, bunu istemişim ne fark ediyor? Sanırım yine tehlikeli sularda yüzüyorum. Üstüne üstlük ben yüzme bilmeden daldım bu bilinmeyen sulara. Bilinmedikleri için korkuyorum. Neden mi daldım? Ne olacaksa olsun istediğim için daldım. Bilmediğin şeyi denemeden öğrenemezsin. Saçmalıyorum, değil mi şu an? Aklım darmaduman. Ne desem boş. Anlatamıyroum kendimi sanırım. Ya da içten içe anlatmak istemiyorum kendimi. Kendimden çok içimden geçenleri. Kopan fırtınalarımı, düşüncelerimi anlatmak istemiyorum. Çocuk? Konuşsana benimle.. Lütfen. Yazmak iyi gelmiyor muydu bize? Buna da mı bağışıklık kazandık? Niye rahatlayamıyorum şu an? Asıl anlatılması gerekenleri yazmadığım için mi? Neden gözlerim doldu? Sen neden susuyorsun? Kalbime bir şey oldu. Sıkıştırıyor sanki birileri bir şeylerle. Nefesimi kesmek istiyor sanki. Şarkılar yüzünden olsa gerek. Çok da şeyapmamak lazım değil mi? Ama yapıyorsun işte.. Daldığımız yerden çıkamadık geri. Sanırım geldiğimiz yolu unuttuk. Hansel ve Gretel'deki gibi ardımızda ekmek kırıntılarımı bıraksaydık acaba Çocuk? Neden yapmadık ki bunu? Ne geri dönmek ne de bulunmak istedik sanırım. Ne dersin? Bizim bu hayattaki görevimiz ne? Bir amacımız olmalı. Daha doğrusu, burada bulunmamızın bir amacı olmalı. Ne bizim burada bulunmamaızın amacı? Fark ettin mi,, şu yazıda ne kadar da çok "?" ile biten cümleler kurduk? Fark ettin değil mi? Çok fazla soru var ve biz daha bir tanesinin bile cevabını bulamadık. Cevapları ararken ise yorulduk. Tükendik. Gidiş yolumuz hatalıydı belki de. Kim bilebilir? Cevap anahtarı yok ki önümüzde kontrol edelim. Çocuk ne zaman yardım alacağız? Ne zaman uzatılan yardım ellerini kabul edeceğiz? Ne zaman kabulleneceğiz bu 5 harfli bulmacayı tek başımıza çözemeyeceğimizi? iki kişiyiz deme sakın bana. ikimiz de aynı bedendeyiz ve aynı beyni kullanıyoruz. Olmaz yani. Artık gidelim mi? Zaten yin bir şey anlatmadık. Bir doktor yardımı almalıyız sanki. Dışarıdan gayet normalken, içeriden bu darmadağınıklık nedir? Bak yine kalpten batırıyorlar iğneyi. Canım yanıyor! Bunu sesli bir şekilde mi dile getirmem lazım? insanların gördüğü Oas, duygusuz bir Oas. Acımasız, egoist, daima pozitif, yıkılmaz bir duvar! Dışı seni, içi beni yakar be güzelim :D Bu kadar yeter sanki..

    --- spoiler ---

  • yoktum, sövdünüz, haklısınız. geldim mi? şaibeli... biraz buralardayım, ucundan kıyısından sevin beni, yine gelirim belki.

    --- spoiler ---

    Her kurduğu hayali elin de patlamış birini tanırdım; Onunla yaptığımız uzun sohbetler de bana anlatacağı sürekli yeni hikayeleri olması beni şaşırtırdı... Biraz ondan bahsetmem gerekirse, yaşadıkları anlı-şanlı şeyler değildi, ama onu bitirmeye yetmişti. Ailesi parçalanmış, çoğu arkadaşı tarafından terk edilmiş, sevgilisi cebinde ki paranın gidişiyle birlikte yavaş yavaş kaybolmuştu... Halen daha böyle insanlar malesef var.

    Kendi sessizliğime kaybolduğum Samsun da ki bir yaz günün de, tekrar karşıma çıktı. Garsonun tam o geldiği sırada getirdiği bir bardak çayın güzel bir sohbetin habercisi olduğunu fark ettim... Ona yönelir yönelmez, bana kim olduğumu sordu... Böyle bir soruda biraz apalladım, ona beni tanıdığını anlatmaya çaba gösterdim ama yetmedi. Tekrar sordu " Kim olduğunu biliyormusun? "... Denilecek bir şey kalmayıncaya dek kendimi ifade ettim. Yetmedi... " Sen ne kadar sensin ki? Ailenin seçtiği, onlarında ailelerinin seçtiği bir dine bağlısın... Ahlakın mahalle de öğrendiğin kadar, kültürün televizyonda izlediğinle sınırlı... Yasalardan korkmana bile gerek kalmıyor değil mi? Ama korkuyorsun... Çünkü için de bir de sen varsın... O seni hiç dinleyip kim olduğunu öğrenebildin mi? Bu fedakarlığı hiç yapabildin mi? "... Bu kadar ağır bir cevabı siktir ettim, bu kadar olağan dışı bir konu beklemiyordum... Ona biraz daha dikkatli baktığımda sarsılmış olduğunu görmüştüm, ne olduğunu sormama gerek yoktu, olanları biliyordum zaten. Ama bu konu hakkında uzun vakittir düşündüğünü ve ilk üzerine konuştuğu kişinin ben olduğumu hissediyordum...

    Söylediklerini düşünüp cevap vermem gerektiğinde haklı yada haksız olduğunu düşünmeden birden kendimi savunmaya başladım... Fikirlerim benim için özeldi, onlar alıntı değillerdi... Ona bunu saatlerce anlatabilirdim ama bir kaç altın cümle ile onun kafasında ki soru işaretlerini kırabileceğimi fark ettim... Çünkü diğer anlatacaklarıma vereceği cevaplar muhakkak vardı; " Dünya üzerinde bulunan insanların çoğu belirli bir dine mensup insanlar, yasalara göre yaşıyor ve olabildiğince standart ve normalleştirilmiş bir hayat tercih ediyorlar. insanlar neden mutlu olduklarında kendilerini sorgulasınlar ki? "... Beklediğim tepkiyi vermemişti, biraz durdu... Önce biraz ufuğa doğru göz dikti, sonra " Sence bütün bu insanların kandırılmış olma olasılığı hiç mi yok? insanların mutluluğundan söz ettin, üzüntülerinin sebepleri de bunlar değil mi sence? Savaşın, karşılıklı anlaşmazlığın başlıca sebepleri de bunlardan çıkmıyor mu!?


    --- spoiler ---

    Geç not: yazım hatalarının gayet tabi farkında olarak, olabildiğince doğallığı ile size aktarmayı seçtiğimi bilmenizi isterim. saygılar, sevgiler.

    3
  • bu aralar, buralardayım. işim çok, ama bahaneye gerek yok. bir iki tane yazımı paylaşacak kadar samimiyetinize muhtacım.

    --- spoiler ---

    Merhaba güzel çocuk, sana geleceğinde olabileceğin ihtimallerden biri olduğumu hatırlatarak gülümsüyorum. Büyük ihtimalle ne sen beni hatırlayacaksın, ne de böyle bir yazının varlığını bulacaksın. Olsun yine de ben gülümsüyorum, ne olur gelecekte sen de gülümse.

    Bir gün kim olacaksın çok merak ediyorum. Bu otobüsün içinde çeşit, çeşit insan var. Acaba ergen bir kız mı, yoksa yaşlı tecrübeli bir adam mı, en kötüsü de kendini beğenmiş bir edebiyatçı mı olacaksın? inan bilmiyorum, sadece umuyorum, bizim gibi boş boş gelip, gitmemeni. Sadece istiyorum, bu saf güzelliği bir ömür taşıyabileceğini.

    Hem çocuk, kimse senin kendine zarar vereceğin kadar sana zarar veremez ki! Bir gün aşık olacaksın sende, benim gibi; Hayal kuracaksın, umut edeceksin, arzulayacaksın. Sonra mı? Otobüsün içinde olan biz'den biri olacaksın. Sana bunları yapma diyemem, ama bunlar olmadan da seni sevebilirim. Seni seviyorum çocuk, ne olur büyüme....


    --- spoiler ---

    yazılarım hakkında takipçi olan bir iki yazar arkadaşın olumlu mesajını aldım, belirtmekte fayda var. bunların gündelik yaşamda başıma gelen ve hepimizin yaşaması olası olan durumlara karşı benim yorumlarımdır. seviyorum sizleri, bir tane daha ekleyeyim yakın zamandan.

    --- spoiler ---

    Bugün bir barda siftah parasıyım. Kimse yok, bilmiş barmen, yanan sigaram ve bok gibi şarkılardan başka tabi ki. Arasam kaç kişi gelirdiki? Bu kadar kış kıyamet sokakta, (bkz: son sigaram la valla bak) niye dışarıda? Doğru ya benim sıkıntılarım varmış aşılmayan. Bugün gerçek yalnızlığa cesaret edeceğim demiştim. Dayanamadım yine aldım elime kağıt kalemi, düşmanım olan yeganeyi kaleme aldım, tabi ki kendimi. Biramdan sert bir yudum, peşine sigaramdan ağır bir duman üfledim.

    Yine buradayım korkmayın...

    Paylaşılmayan bir bedeni taşıyorum. iç dünyamda ki nirvana yerini sefil bir hayata bırakamıyor. Az önce adlarını anmaktan vazgeçtiğim iki eski kız arkadaş sırası ile teşvik ettiler telefonuma. ikisine de müteşekkirim, çokta siklerinde olurlardı ya hani...

    Neyse hikayeden çok saptık... Bugün bir düşman elde etmiş gibi gülümdedim, aynada gördüğüm benliğime. Ne olur bilmiyorum ama kendime düşman ne kadar daha yaşayabilirsem, o kadar daha yaşayıp bu hikayeyi yaşanabilir kılmaya devam edeceğim.


    --- spoiler ---

    1
  • bir haftayı biraz geçmiş son paylaşımı yapalı, başlığın ve yazı yazan arkadaşların destek vereceğine dair umudum halen çok güçlü.


    --- spoiler ---

    soğuk oldu sanki…
    ama olsun, bahane oluyor içeride ki kalabalıktan kaçmamıza. baş başa kalmamız için, içtiğim sigarayı öne sürmem hoş bir davranış değil hele de sen sigara içmezken; ama elden ne gelir, anın yarattığı fırsatlardan yararlanmam gerekir. bulunduğumuz teras kaliteli bir mekan’a ait değil, önemli mi? bence hayır. şu an karşımdasın… istanbul’un ışıkları altında görüyorum böylece yüzünü. gece mana yüklüyor konuştuğum her bir konuya, sahi ya ne konuşuyorduk? aşk mı? para mı? yalnızlık mı? siktir et, yine haklısın. ben bu gecenin bana sunduğundan fazlasını isteyen bir edebiyatçıyım, o da söz de… fazla mı hızlı gidiyorum acaba! hayır… yaptığım tek hata gereğinden fazla dürüst olmam sadece. dürüstlük neden para etmiyor ki günümüzde? her ne ise, bu konuyu hatırlattığın iyi oldu, daha sonra üzerine muhakkak konuşalım.
    esen rüzgar’ı bahane edip, ceplerinde sakladığın ellerini ısıtmayı teklif etmeli miyim? yine mi sesli düşündüm (sikeyim)… kadın, haklısın! içimden geçenleri bir daha söyleyemeyeceğim, o yüzden benden korkma. yalnız bir “ sözde “ edebiyatçının hayatında, hayallerden fazlası olman beklenmiyor, anla… ne sevgilim ne de aşkım ol, sadece hayatımda var ol. arada bahane olsun sözlerime, gözlerin. içim geçtiğinde, dönecek bir sesin olsun. karabasanlar geldiğinde, sığınacak bir sen olsun benim için. bundan fazlasını istemek olsa keşke haddime… korkuyorum, bir gün elimi tutup gitmenden. daha da korkuncu hiç gelmemenden…
    içeri mi girelim? tekrar mı karışalım kalabalığa, tekrar mı rol yapayım insanların arasında. benden istediğin gerçekten bu mu? içinde bulunduğum statünün gerektirdiği gibi mi davranmalıyım… git, gide uzaklaşıyorsun benden. gözlerini kaçırma taksim’in ışıklarına. beni tekrar görmeyeceksin belki, duymayacaksın bu kendini bilmezin sözlerini… en azından binerken taksiye, bağışla bir buse’ni yanağımın kenarına. en azından beni kırmamak için yalan söyledin vedalaşırken, o da bir şey. “ tekrar görüşürüz “… sigaram da bitmek üzere, izmarite kadar gelmeyi bekleyemeyeceğim. taksinin camından arkana bakarsın diye bekledim, ama namussuz taksici arkasında atlı varmış gibi köşeyi döndü.

    soğuk oldu sanki…
    gece sabaha karşı dört olmuş... bir çorbacı bulsak iyi olacak.

    --- spoiler ---

    8
  • Şimdi okurken utandım biraz ama yazmışım çok zaman önce, atayım bari.

    --- spoiler ---

    Daha dün konuşmuştuk. Biraz tatsızdı son konuşmamız. Bana güvenmiyormuş, inanmıyormuş. Ben istemezmiydim yanında olmayı? istiyordum, ama inanmıyordu. Biraz trip attıktan sonra (ben) "küs müyüz?" dedi. "Tabiki değiliz" dedim. Beni sevdiğini biliyordum, inanıyordum. Ama bu ne tür bi sevgiydi bilmiyordum. Gerçi ben ona nasıl bi sevgi duyuyorum onu bile bilmiyorum.

    Biraz sohbet ettik. Arkadaşlarıyla eğlenmiş, kartopu oynamış. Arkadaşları dediğim tanımadığı 2 tane erkek ve 1 kız arkadaşı. Nerden çıktı o erkekler şimdi? Güzel kız sonuçta, yavşarlar tabi. Otobüste biraz başım döndü demişti. Hemen sormasamda birkaç saaat sordum sebebini. Dikkatsizliğinden mi yoksa yine başı döndüğü için mi olmuştu o araba kazası? Şimdi yanında olmanın tam vaktiydi. Atladım feribota gittim Bursaya. Hangi tür çiçekleri sevdiğini bilmiyordum. Konuşacak konu bulamazken neden sormamıştım ki bunu? Mavi-yeşil karışımı çiçekler varmıdır acaba gözlerin gibi? Gerçi benim gelmeme bile çok sevineceksin biliyorum (öyle umuyorum). Papatya alayım en iyisi, ben severim papatyaları. Sen de seviyosan bi ortak yönümüz daha olmuş olur. Annemden başka kimseye çiçek almamıştım şimdiye kadar, tuhaf bi duyguymuş.

    Sonunda buldum hastaneyi, iyice heyecan kapladı içimi çünkü onu görecektim. Ne kadar heycanlı olursam olayım kendimden emin ve planlı görülmeliydim. Sanırım zeki erkeklerden hoşlanıyor, en azından zekiymiş gibi yapayım bende. Heyecandan çişim geldi. işedikten sonra elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım. Aramızda sadece birkça metre vardı ama o bunu bilmiyordu. Acaba ablas, abisi, annesi ve babası yanında mıydı? Sadece ablasını tanıyorum iyi bir insan. Abisi sinirli biri mi acaba? Elimde çiçekle kpaıdan girsem sinirlenir mi? Ne olursa olsun o kapıdan içeri gireceğim. Ama hangi kapı? Resepsiyondaki bayana sorayım en iyisi.

    Oda numarasını da öğrendiğime göre artık çaktırmadan kapı dinleyebilirim. Yanlış anlamayın abisi orada mı diye. Sadece televizyon sesi geliyordu. Birileri olsa muhabbet ederlerdi herhalde değil mi? Beyaz, hasta yatağında tek başına uzanarak televizyon izliyor olsa gerek. Telefonumu cebimden çıkarıp ekranın siyahlığını ayna olarak kullanarak saçımı tekrar düzelttim. Sağ elimin orta parmağının üstten ikinci eklemiyle tahta kapıya 3 kez tıklattım. "Buyrun!" diye bir ses geldi. Onun sesini canlı duymak heyecan vermişti. Neredeyse kapıyı açtığım anda göz göze gelmiştik. Bir tek o vardı, 6. hislerim ve tahminlerim beni yanıltmamıştı. "Meraba" dedim, merhaba değil çünkü öylesi daha karizmatik duruyordu bence. Hafifçe gülümsedikten sonra "Meraba" dedi o da. Peki o neden merhaba değilde "Meraba" demişti? Ben öyle dediğim için mi yoksa onun da kendince bi sebebi var mıydı? Yatağında biraz doğrulmaya çalıştı "Rahatsız olma lütfen" dedim. Tekrar gülümsedi. Heyecanım dinmişti biraz, şimdide o heyecanlı ve şaşırmış gibiydi.

    - Hangi tür çiçekleri sevdiğini bilmediğim için papatya aldım. Umarım seversin.
    -Ya ne gerek vardı gelmen, düşünmen yeter. Çok teşekkür ederim çok güzeller.

    Böyle dediğine göre sanırım beğenmişti çiçekleri. Bak bir ortak yönümüz daha oldu. "Geleceğini hiç beklemiyordum". Beklemezsin tabi. "Keşke şimdi yanında olsam " dediğimde "yav he he" deyip bana inanmazken yolumu gözleyecek değildin ya! Bunları içimden söylemiştim tabiki. "Ama geldim işte..." dedim dışımdan. Sebepsiz yere aramızda sanki bi soğukluk olmuştu. Şubat ayının kara bulutlarla kaplı bir günü gibi...

    Ne olursa olsun ikimiz de birbirimizi gördüğümüz için mutluyduk. Umarım artık bana inanıyor ve güveniyorsundur.

    Montumun iç cebinden ayırmadığım mızıkamın artık bana bir öpücük verme zamanı gelmişti. Ben üfledim mızıkam söyledi Haluk Levent'in Yollarda Bulurum Seni parçasını. Ortam biraz daha ısınmıştı, Şubat ayındaki karalara bürünmüş yas tutan bulutların ağlamasıyla havanın biraz daha ısınması gibi.

    Belkide bizim için ağlıyorlardır...

    --- spoiler ---

    2
  • pastorize çocukluk anıları

    küçük bir şehrin içerisinde, ulu bir konaklı ve üç haneli bir çiftlik evinde geçen çocukluğumun o masum yıllarını kaynattım bugün zihin kazanımda. o tasasız yılları, kırlarda geçen nice pastoral günlerimi...

    o masum yıllardan ilk aklıma gelen eski ahşap bir konak oluveriyor, şimdi çok daha yaşlıdır muhtemelen o konak. yüksekçe kerpiç bir duvarla çevriliydi. bahçesinde ceviz, söğüt, dut, kiraz, elma ve akasya ağaçları olduğunu hatırlıyorum. ulu bir çınar ağacı vardı bahçe duvarının hemen dışında, sanki kibrinden dolayı cennetten kovulmuşçasına duran. sürüden ayrılanı kurt kaparmış misali; günün birinde çıkan fırtınada, düşen bir yıldırım gövdesini ikiye bölüp devirdi bu ulu çınarı, ibret verir gibi gözlerimizin önünde.

    konağın nem tutmaktan kararmış kiremitlerinin kızılca siyahlığı insanın içini karartıyordu. kafayı az daha kaldırınca, cadı şapkası gibi sivrilen gotik çatı katı kulesi görünüyordu. konağın batıya bakan tarafının kimi camları kırıktı. korku filmlerindeki terk edilmiş konakları andırıyordu. koca tokmaklı kapısından içeri girdiğimde, iner misin yoksa çıkar mısın diye sorarcasına biri yukarıya çıkan, diğeri aşağıya inen iki alçakça verdiven karşılamıştı beni. yüksekçe tavanının köşelerinde örümcek ağları vardı. merdivenden çıktık yerin hemen köşesindeyse bir çalı süpürgesi duruyordu. konağın hanımı, altın sarısı saçları, koca burnu, yüzünün muhtelif yerlerinde çıkmış çıbanları, nalan sesi ve kambur yürüyüşüyle masalsı cadı konağı tasvirinin son kısmını da tamam ediyordu âdeta. zannedersem, o yeri bugün görsem yine aynı şey gelir aklıma.

    şehre giden asfalt yoldan sağa saptıktan sonra, çifliğe giden makadam bir yol başlardı. makadam yolun karşılıklı iki kenarında, dümdüz ve birbirine eşit mesafede sıralanmış kavak ağaçları, bir asker taburunu andırıyor ve yol boyunca bir merasim havasında karşılıyordu sizi. kavak ağaçlarının ötesinde mısır, fasülye ve günebakan tarlaları vardı. tarlalarla kavak ağaçları arasından geçen ve tüm araziyi çevreleyen sulama kanalları uzanırdı. o kanallarda oyuncak gemi yüzdürmek ayrı bir eğlenceydi o zamanlar.

    çifliğin aşağısındaki yeşillik arazide ise meyve ağaçları sıralanırdı. o denli çok sayıda ağaç vardı ki orada, sonbaharda bir karış yaprak örtüsü kaplardı arazinin üstünü. o ağaç deryasında, ağaçkakanlar ve kırlangıçlar yaşardı. sincaplar oradan oraya koşuşur dururdu. bahar gelince, ilk gözdesi çiğdemler olurdu kırın. derken bir aya kalmaz, beyaz ve kırmızı papatyalar süslerdi yeşilin her yanını. mayısta polen çiçekleri, yaz gelince ise gelincikler katılırdı aralarına. kimi yerlerde ise boy boy dikenler sürerdi hükmünü. yaza doğru meltemle uçuşan kavak polenleri kaplardı göğü. çiflik meydanına giderken, böğürtlenlerin ördüğü duvar uzanırdı kır boyunca ve yamaçlarında ısırganlar.

    meydanda soğuk su akar bir oluk vardı. onun az yukarısında ise tavuk yemlikleri. tavuk demişken; bir sene, tavuklar sık sık hastalanır olmuşlardı. hastalandıklarında, sularına rakı katıyorlardı şifa niyetine. nasıl bir hastalıksa şifası buydu. anason kokusu sarardı her yeri. kafası güzel gezerdi horozlar.

    http://galeri.omusozluk.com/k/3477/ + omü sözlük denemeleri
    http://galeri.omusozluk.com/k/3478/ + omü sözlük denemeleri

    4
  • son sigaram la valla bak ile depresiflik ve tespit sıçan denemeler kuşağına kaldığımız yerden devam ediyoruz, en son mihlugat arkadaşımızın yazdığı yazı ile sözlüğün bu örümcek ağı tutmuş kısmı güzel bir eylem adına filizlenmişti, fakat yine de sürmedi. yine de pes etmek yok. şakayı ve kakayı bir kenara itersek ki ikisini aynı anda itmeyin hapşırtıyor, sizlere kısa yazılarımı göndereceğim. belki kitleyi genişletir, ve sizin de paylaşmak istediğiniz sözcüklere aracı olabiliriz böylece. lütfen sanat hepimiz için.

    --- spoiler ---

    Zamansızdır insanın hayalleri. Kimsenin seçebileceği kadar hür, her insanın acısına tahammül edemeyeceği kadar kırıklarla doludur. insan kurduğu hayalden sevdiklerine bahsederken, kırılacak eşya kolisine yapıştırdığımız ifadeyi koymak istiyor, " Dikkat edin kırılacak olan hayallerim kadar, benim! "...

    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    Sıradan semt pazarı günlerinde; kapalı renkte bir pardesü üzerinde gök kuşağını andıran eşarp ile ruhsuz şekilde ucuza meyve-sebze almaya çalışan kadınları sizde görmüşsünüzdür... Onlar ki bizim analarımız, onlar ki hayatlarında bütün hayallerden feragat etmiş yegane kişiler. Ama asıl değinmek istediğim konu biraz farklı; bizim yaşlarımızda onların yok muydu hayalleri, Yok muydu kafalarında canlandırdıkları bir hayat şekli?! Hepsi bu monotonluğu isteyecek kadar kör olmuş olamazdı…
    Bizde aslında o günlere sürüklendiğimizin farkında değiliz, yanımızda olan eşimizin açtığı televizyon programını izlerken elimizde ki biberin içini soyarak hayat geçirmekten farkımız nerede? Biri bize nasıl yaşayacağımızı, diğeri neler yapıp yapamayacağımızı söylüyor... Ancak hiç biri bizim ne şartlarda yaşadığımızı ve neler ile imtihan edildiğimizi merak etmiyor... Sadece insanlar bize koydukları sınırları söylemek ile yetiniyor. Bunun neresinde özgürlük, bunun neresinde hayalperestlik...
    Kaybedilen bir nesil daha, nice milyon nesil gibi...

    --- spoiler ---

    teşekkür ederim ilgi duyup zaman ayırdığınız için, saygılarla.

    3
  • https://youtu.be/VUgC6215Gko
    tanımadığım biri olan sohbeti doğrudan paylaşıyorum.

    *güzel geceler; ayık halini bir kaç dakika için esir durumunda tutmak zorundayım. ihtiyacım olan bir renk, bu gece o yüzden buradayım. kaybettiğim renklerden biri belki sendedir... ayık ol lütfen, gözlerini ya da ruhunu açamayacağın her bir saniye bana renksiz bir gökyüzü imajı verecek çünkü. bilirsin anne ve babaların yaptığı seksler gibi hani. bir taraf ister, iki sinyal gönderir ışık kapatır ya da dokunur ve karşı taraf da etkileşim başladıktan sonra eşi boşalana ya da tatmin olana kadar kendi rolünü süsler. böyle olmasın bu gece, sonuç orgazm tamam haklısın. ama görünürde olan ne kadar doğru olacak ki bu gece? aktif penis, sikilen vajina iken, gerçekte siken norm, sikilen ise ruhumuzun her bir köşesi olacağını hatırlatırım sana. o yüzden renksiz gökyüzünde kalmayalım, ayık olalım, gökkuşağının her bir rengini görelim, onlara tek tek anlam yükleyelim. başka türlü ne anlamı var yaşamanın, "carpe diem" değil bu sözlerim hemen yanlış ideolojilere giriyorsun, sadece doğru olanı yaşamaktan bu kastım. şimdi de "materyalizm"e kaçtın. sikeceğim tahtanı... gökkuşağı belirli ideolojiler ardında değil, kendi içinde sıkıştığın kalıbın hemen dışında. ucunda lan! elini uzatsan alacaksın hani o mesafede! az daha; hadi amına koyayım az daha lan!!

    hem ayık olmak gerekir, çünkü aylaklığını yapacağın anın kıymeti o zaman belirginleşir. üzüyor çünkü gökkuşağı olmadan gökyüzü, tanışıyorsun gerçekler ile ve sövüyorsun kendine içemediğin ve ayık gezdiğin her bir güne. ben mi? niçe abimizin yolundan gidiyordum, cahillik erdemdir diyecektim az daha, ama sokrates dedemizin taşaklarının altında aydınlandım tekrar ve dedim ki "kendini tanı". gerçi bu sokratesin doğrudan sözü değildi. yine de sokratesin taşaklarını koydum hemen anlımın çatısına ve geçtim bulabildiğim ilk aynanın karşısına. korku dolu bir şekilde izliyordum gözlerimin içinde kaybolmuşken kendimi "hey, sen! evet doğru duydun, sen yarram! sağa sola bakma yalandan yere, doğrudan aynaya bak. cahilliğin erdemi altında, hiç bir şey öğrenmeden ölmeyeceksin. Erdemsiz, onursuz bir piç olarak hiç bir şey hakkında her şeyi deneyeceksin. çalışarak öleceksin! kimse için değil, hele de kendin için hiç değil. sadece elinden gelen bu olduğu için."...

    ilginç bir öykü daha gizli aslında bu gece. yaşanacak onlarca an varken, ben anlatılacak anılar ile gecemi sikiyorum. farkındayım ama durmayacağım. tam şu an gibi mesela, bu an'ı, anıya döndürerek sizin için harcayacağım. samsunun sokak ışıkları arasında pusuya yattım, bakıyorum. kimse benim o olduğumu bilmiyor benden başka. ben de sizin baktığınız pencereden ışıklardan biriyim bu gece, diğer her gecede olduğu gibi. yine de ben sizin ışığınıza baktığım da bir his uyanmıyor değil içimde; ama adı yok o hissin... pişmanlık, kırıklık, borçlu hissediyorum lan ben size. dahasını yapabilecekken ben sizi piç ediyormuşum, kendi aydınlığımı sadece okuduğum kitaplara tutuyor, sizin için hiç bir ışık tutmuyor gibi... samsunun yağışı bir gecesi geçiyor, benim için ışık yaparken siz her gece. sadece izlemek ile yetiniyorum sizleri, bu gücü, bu sinerjiyi fark edemeden gömülüyorum. ben mi, ben de aslında o ışıklardan biriyim. biliyorum kendi ışığımı, görebiliyorum çünkü sizi gördüğüm kadar camdan bana bakan yansımamı. ışığımın rengi ya da ışığımın gücü beni sizden ayırmaz, sizi de benden ayırmaz... bu karanlık bir gün hepimizi alacakken hemde.

    yaşamak için sanırım tükettiklerimize karşı tekrar bir açlık duymak en önemli vizyonumuz. hangimiz ilk yaşadığımız seksin heyecanını tekrar yaşayabildik, hangimiz ilk sarhoş olduğumuzda saçmaladığımız kadar zevk alabildik, hangimiz ilk ettiğimiz kavga sonunda yaşadığımız adrenalini tekrar hissedebildi! bizler erken tükettik. bunlara sahip olduktan sonra geriye ne kalıyor, toplumun çarklarından birine dönüşmek? evet kabul et gerçeği, sonra mı? kendi tecrübe sahibi olduğumuz konularda çocuklarımıza bu tecrübeleri aktarmaya çalışıyoruz ve kendi ölümümüze zemin oturtarak neslimizin devamını hazırlıyoruz. sokuk bir düzen, ölümsüzlüğün başka bir tanımı da bu. miras; teknoloji, para, tecrübe. günaydın, bir çay alır mısın? lütfen.

    galeri (2)

    mihrilugat
    2016-04-17 03:21:04
    mihrilugat
    2016-04-17 03:20:51

    bizi takip edin

    omü sözlük © 2015


    birtakım şeyler: iletişim - - -