demiryolu hikâyecileri - bir rüya

  • oğuz atay’ın, üç hikâyecinin (anlatıcı, yahudi ve kadın hikâyeci) ülkenin neresinde olduğunu bilmediğimiz bir tren istasyonunda hem hikâye yazıp hem de hikayelerini satma çabalarını konu edinen demiryolu hikayecileri-bir rüya isimli eseri, birçok açıdan okunmaya açık bir hikâyedir. henüz ilk cümlesiyle birlikte bir masal alemine girer gibi olduğumuz bu hikâyede, geçmişlerine dair bilgi sahibi olmadığımız üç hikâye yazarıyla istasyon şefi arasında bir etkileşim vardır; fakat bu etkileşimde, çoğunlukla alıcı konumunda olanlar hikâyecilerken, etki yaratan konumunda istasyon şefi bulunmaktadır. istasyon şefi önceleri yalnızca istasyondaki otoriteyken, daha sonra hikâyecilerin kalemlerini de kontrol altına almaya çalışan otoriteye evrilecektir. bu yazımda, yukarıda bahsettiğim evrilme sürecini hikâyeden alıntılara dayanarak ve satır araları okumalarıyla göstermeye çalışacağım.
    istasyon şefi ile öykünün hemen başlarında “…oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru.” cümlesiyle tanışırız. bu cümlenin kendisinden ve devamından öğrendiğimize göre istasyon şefi, istasyondaki bütün işlerden sorumlu olan tek kişidir. “ona da hak veriyorduk bir bakıma: makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak… bütün işler tek bir adamın üzerindeydi.” buradan yola çıkarak da istasyon şefi, hikâyenin başlarında istasyondaki bütün işlere yetişmeye çalışan, hikâyecilerin yaptıkları ile pek fazla ilgilenmeyen, sadece ‘istasyonun otoritesi’ konumundadır diyebiliriz. ekspres treninin istasyona uğradığı gece yarılarında hikâyecileri uyandırmasının ve zaman zaman onlara “siz esnaf hikâyecilerisiniz” demesinin dışında hikâyecilerle çok fazla işi yoktur istasyon şefinin. hikâye satışları bu sıralarda fena olmasa da zamanla satışlar düşecek ve istasyon şefi bu düşüşlerin sebeplerinden biri olarak bu durumdan şikâyet etmeye başlayan bir makam olarak karşımıza çıkacaktır. bu durum hikâyecilerin yazım süreçlerini doğrudan olumsuz etkileyecektir.
    ifade edildiği gibi, hikâye ilerledikçe istasyon şefininin kurgudaki görevinin trenlere bilet satmak, kapıları açmak ve kapatmakla sınırlı olmadığını görürüz. onun üç hikâyeciye “siz esnaf hikâyecilerisiniz” diyerek sonu gelmez bir tartışmanın açılmasına ve hikâyecilerin, özellikle de anlatıcı konumundaki hikâyecinin, içerlenmesine sebep oluşundan hareketle istasyon şefinin -zaman zaman- hikâyecilerin yazın sürecine, sarf ettiği sözlerle, olumsuz etkilerde bulunduğuna şahit oluruz. daha sonra öğrendiğimize göre hikâyeciler, geçimlerini sağlayabilecekleri başka bir iş olmadığı için, istasyon şefi ile iyi geçinmeye, onunla olabildiğince ters düşmemeye özen göstermektedirler. bundan ziyâde, hikâyecilerin istasyon şefinin daktilosuyla hikâyelerini kopya ettikleri bilgisi de hikâyecilerin geçimlerinin büsbütün istasyon şefine bağlı olduğunu gösteren bir ipucu olarak karşımıza çıkar.
    otoritenin bir yansıması olan istasyon şefinin istasyonun düzeninden sorumlu olduğunu ve hikâyecilerin yapabilecekleri başka bir işin ve gidebilecekleri başka bir yerin olmadığını da göz önünde bulundursak, hikâyecilerin içerisinde bulundukları durumu bir “eli-kolu bağlılık” ya da “çaresizlik” olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. bu çaresizlik hâli, hikâyecilerden birinin hastalanması ve istasyon şefinin gittikçe artan otoritesi, hikâyeciler için durumu daha da kötü bir noktaya getirecektir. hikâyecilerin yazdıklarından birer kopya edinerek özel bir dosyada saklayan istasyon şefi -ki bu da onun otoritesinin varlığına bir kanıttır- durumu daha da içinden çıkılmaz hâle sokacaktır. yahudi hikâyecinin hastalanması ve eskisi kadar üretken olamaması, istasyon şefinin hikâyeciler üzerindeki baskısının artmasının bir başka nedeni olarak karşımıza çıkar. anlatıcı konumundaki hikâyeci hasta arkadaşının hikâyelerini de kendisi yazmaya başlar; fakat istasyon şefi bunları yetersiz bulur ve yönetmeliğe göre “kulübelerinin kirasını çıkarmaları için daha çok yazmaları gerektiğini” ileri sürer. “yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.” bu ise, istasyon şefinin hikâyeciler üzerindeki otoritesinin en üst seviyeye vardığının işaretidir.
    yönetmelikler, her hikâyeden birer kopya, yazılanların azlığı-çokluğu derken, istasyon şefi hikâyelerin içeriklerine de müdahale ederek “istasyonun” şefi olmaktan çıkıp adetâ hikâyecilerin de şefi oluverir: “şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikayeler yazmamızı istiyordu.”. yahudi hikâyecinin ölümünün ardından kadın hikâyecinin bir gece trenle ansızın gidişi, anlatıcı hikâyecinin iyice yalnızlaşmasına neden olur. tüm bu olumsuzluklar toplamı onun yazın sürecini daha da kötüye sürüklerken son ve en ciddi boyutta olan darbe ise tıpkı daha önceki örneklerdeki gibi istasyon şefinden gelir: “istasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum meselâ.” yani, artık birbaşına kalan anlatıcı hikâyecinin fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamaması da söz konusudur. yalnız kalan ve neredeyse fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelen anlatıcı hikâyeci, bu otorite baskısının etkisiyle yapayalnız hissedip adressiz mektuplar yazmaya başlar. kuşkusuz, demiryolu hikâyecileri-bir rüya öyküsü, o mektuplardan birisidir.
    sonuç olarak, hikâyede otoritenin bir yansıması olarak karşımıza çıkan istasyon şefi hikâyenin başlarında “otoriter” diye konumlandıramayacağımız, hikâyecilerin yazdıklarıyla, onlardan birer kopya alıp güvenlik nedeniyle özel bir dosyada toplamasının dışında pek alâkası olmayan bir karakterken; satışların giderek azalmasından ve yahudi hikâyecinin öykü yazamayacak kadar güçten düşmesinden ötürü anlatıcı hikâyecinin onun hikâyelerini de yazmaya başlamasının üzerine istasyon şefi otoritesini git gide hikâyecilerin yaşam kaynakları olan “yazma” eylemine kadar bulaştıracaktır.

    bizi takip edin

    omü sözlük © 2015


    birtakım şeyler: iletişim - - -