apartman

  • müthiş gerçekçi bir sabahattin ali hikayesi.

    gözleme dayalı, konularını toplumsal bozukluklardan, anadolu hayatından aldığı hikâyelerinde ezilen insanların acılarını, eşitsizliklerini işleyen sabahattin ali’nin hikayelerinde anlattığı olaylar, genellikle, kişiler arasındaki toplumsal ayrıcalıklara ve ekonomik nedenlere dayanır. küçük yaşta hamallık yapmak zorunda kalan bir çocuk ve inşaat işçisi babasının çalışma rutinlerinden ufak bir kesit olan apartman hikâyesi de bu tür bir hikâyedir ve apartman’ı bitirdiğimizde içimizde uyanan üzüntü hissine engel olamayız. bunun nedeni, hikâyeyi okurken iki ayrı yaşantıyı temsil eden karakterlerden birisine kendimizi daha yakın bulup onun yanında yer alıyor oluşumuzdur. apartman hikâyesinde okuyucular olarak çoğunlukla yanında yer aldığımız, durumlarına üzüldüğümüz karakterler ise şüphesiz baba-oğul karakterleri yani ezilenlerdir. okuldan ayrılıp ekmek parası için hamallık yapan çocuğa babasının baktığı gibi bakar, onun hissettiklerini hissederiz; çünkü yazar, ezen ezilen çatışmasında okuyucunun ezilene acımasını, ezilenin yanında olmasını sağlayacak anlatım teknikleri kullanır.
    bunu öncelikle yazarın metinde kullandığı dilde, kelime seçimleri ve sembollerde görürüz. yazarın kullandığı dile örnek olarak hikâyenin hemen başlarındaki şu kısımı ele alalım: “öğleyin şöyle on dakika dinlenip biraz ekmekle yarım karpuz yemiş, hemen işe başlamıştı.” öte yandan oğlu, inşaat sahibinin akşam vereceği partide içilecek içkilerin ve yiyilecek konservelerin bulunduğu küfeyi taşımaktadır. bir inşaat işçisi olan kendisi ise gün boyu çalışmasına ragmen karnını doyuracak parayı bile kazanamaz.
    bu cümlede kullanılan “biraz ekmek” ve “yarım karpuz” gibi sıfat tamlamaları, okuyucuda, inşaatta çalışan babanın zor şartlar altında kaldığına dair bir hissiyat uyandırmakta ve okuyucuya taraf olması gereken kişinin baba olması gerektiğine işaret etmektedir; çünkü ezilen ondan başkası değildir.
    diğer yandan, hikâyenin henüz başlarında mal sahibinin fiilî olarak öyküye dahil oluşu da bu durumu destekler niteliktedir: “herif bazen pencereyi açıp göbeğini kenara dayayarak saatlerce baktığı ve ara sıra ‘orasını iyi kapat!’ yahut ‘lakırdıyı bırakalım!’ diye emirler vediği işçilere…” mal sahibinin göbeğini kenara dayaması ve üstün konuşma tavrı, yazarın biz okurlara “işte, karşısında durmanız gereken adam budur.” deme şeklidir ve özellikle vurgulandığı hissedilen mal sahibinin göbeği, zenginliği, aç gözlülüğü ve kibri sembolize eder. hikâye boyunca mal sahibinin imajı çarpıcı ve sert bir üslupla daima kötü olarak çizilmiştir; çünkü mal sahibinin bu kötü imajı, ezilenler (baba ve oğul) için bir yükseliş noktası olarak kullanılmak istenmiştir. hikâyede çatıda çalışan babanın, yük taşıyan oğlunu gördüğü an anlatılırken “fakat bu sefer fena yüklemişlerdi. alnına güneş vurdukça terlerin parladığını o buradan görebiliyordu.” cümlesiyle karşılaşırız. “alnına güneş vurdukça parlayan terler” kısmıyla yazar, biz okurların çocuk için bir kez daha üzülmemizi amaçlamıştır. çocuğun alnında parlayan terler onun emeğinin ve bu emeğin helâl olduğunun göstergesidir. bunu daha iyi anlamak içinse bu kısmın hemen ardından gelen cümlelere bakmak gerek. “yaklaştıkları zaman küfenin içinde neler olduğunu da seçmeye başladı. bir sürü şişelerin arasında irili ufaklı konserve kutuları vardı, renkli kağıt kuşaklara sarılmış teneke kutular. ve sonra şişeler, kısa tıknaz, fıçı biçiminde, huni biçiminde, dar boğazlı, şiş gerdanlı ve içinde beyaz, yeşil vişne rengi ve kan rengi sular bulunan birçok şişeler. çocuk bu ağır yüklerin altında yıkılacak gibi yürüyordu.” çocuğun tüm bunları taşırken yaşadığı zorluğu yazar “alnına güneş vurdukça parlayan terler” diyip kısaca anlatmayı seçmişken, mal sahibinin akşam için hazırladığı partide kullanılacak malzemelerin böyle detaylıca anlatılması da okura bir mesajdır. ezilen tarafın omzuna yüklenen yüklerin bir tarifi olarak renkli kağıt kuşaklara sarılmış teneke kutular, şişeler, yeşil vişne rengi ve kan rengi sular bulunan birçok şişeler ve dahası, okuyucu da mal sahibine karşı duyulan öfkenin artmasına sebep olurken çocuğa duyulan acıma hissi zirveye tırmanır.
    yazarın kelime seçimleri ve sembol kullanımının yanı sıra başvurduğu en etkili yöntem ise anlatıının hikâyeyi çatıdaki babanın gözünden anlatmasıdır. yazar, bakan göz olarak baba karakterini kullanmayı tercih etmiştir; çünkü bu hikâyede kendisiyle empati kurmanın en müsait olan karakter babadan başkası değildir. bunun nedeni ise, baba karakterinin tüm olup bitenleri en net şekilde görüyor oluşudur. çocuğun küfeyi düşürmesinin ardından apartman girişinde yaşanan dramatik olaylar bütünü, babanın gözünden çaresizlikle seyrettirilir okuyuculara. babanın yaşadığı bu “eli-kolu bağlılık” durumu, çocuğun uğradığı haksızlığın yarattığı öfkeyi iki katına çıkarır okuyucuda. hikâyede asıl olay, hamallık yapan çocuk ile mal sahibi ve onun uşağı arasında yaşananlardır ve bu yaşananları okuyucuya aktarıp okuyucunun tarafgirliğini ikiye katlamak amacıyla baba karakteri anlatıcı göz olarak kullanılmıştır. böylece bütün hikâyeyi çatıdaki babanın gözünden okuyup izleyen okuyucu, sonunda çatıdaki adamın seyirci kaldıkları yüzünden ölümünü, mal sahibinin ise acımasızlığını, umursamazlığını açık biçimde görerek pozisyonunu alacaktır.

    1

    bizi takip edin

    omü sözlük © 2015


    birtakım şeyler: iletişim - - -